Şu ana kadar Kürdistan Bölgesi’ndeki tarafların girişimiyle Tahran ile muhalif Kürt partileri arasında yürütüleceği öne sürülen varsayımsal müzakere tartışmaları, başı ve sonu belli olan olgunlaşmış bir projeden ziyade, sokağın ve siyasi aktörlerin tepkisini ölçmeye yönelik bir deneme balonuna benzemektedir. Bugün sahada olan şey, diyaloğun kendisinden çok “diyalog meselesinin” gündeme taşınmasıdır; üstelik bu durum, İran’ın söz konusu partilerin karargâhlarına yönelik devam eden insansız hava aracı (İHA) saldırılarıyla eş zamanlı olarak gerçekleşmektedir.
İran’ın Erbil Başkonsolosu’nun partilerle her türlü müzakereyi reddetmesinden sadece birkaç gün sonra, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı Bafıl Talabani, Türkiye ile PKK arasındaki sürece benzer bir sürecin Rojhilat (İran Kürdistanı) partileri için de başlatılması ihtimalini İran ile görüştüğünü açıkladı. Bundan birkaç gün sonra ise İran’ın Bağdat Büyükelçisi, söz konusu partilerin sınır dışı edilmesi konusunda Irak ile anlaşmaya vardıklarını vurguladı.
Bu tartışmaların perde arkasında ne olursa olsun, tarafları diyalog seçeneğini düşünmeye veya en azından tartışmaya itebilecek bir dizi saha içi ve stratejik değişim bulunmaktadır.
İran’ın iç durumu ve Kürt faktörü
İran bu aşamada “ne savaş ne barış” tarafında bulunmaktadır. İstikrarsız ekonomik ve siyasi tablo, Tahran’daki yetkililerin iç protestolar (toplumsal huzursuzluklar) konusundaki endişelerine zemin hazırlamıştır. Tahran sert bir deniz, hava ve kara ablukasıyla karşı karşıyadır. Böylesi bir ortamda muhalif herhangi bir siyasi hareketlilik veya yeni bir protesto dalgası tehlikeleri birkaç kat artırmaktadır. İranlı yetkililer de bu konuda aşırı hassasiyet göstermektedir.
Savaşın başlangıcından itibaren askerî saldırılarla paralel olarak tartışılan senaryolardan biri, iç karışıklıkların tetiklenmesi ve durumun bir iç savaşa sürüklenmesiydi. Bu varsayım, bir halk ayaklanması temelinde kurgulanmıştı. Nitekim Donald Trump’ın savaşın başında, “Biz bir operasyon yapacağız, sonrasında bırakın halk kendisi ayaklanıp kurumları kontrol altına alsın” demesine yol açan şey de tam olarak buydu. Beklentiler gerek eski Şah’ın oğlunun teşvikiyle gerekse içerideki siyasi elitin hoşnutsuzluğu yoluyla, İran’ın büyük şehirlerinin ve merkez bölgelerinin gösterilerin odağı hâline geleceği yönündeydi.
Bu beklenti, 2025 sonu ve 2026 başındaki gösterilerin deneyimine dayanıyordu. Bu makale için analiz ettiğim ACLED (Silahlı Çatışma Yeri ve Olay Verileri Projesi) verilerine göre, söz konusu dönemdeki gösterilerin yüzde 84’ünden fazlası İran’ın kuzeyinden güneyine ve Körfez kıyılarına kadar uzanan merkezi bir coğrafi hat üzerinde yoğunlaşmıştı. Ancak tahminlerin aksine, Şah’ın oğlu ne yönetim sistemi içinde herhangi bir çatlak yaratabildi ne de savaş sırasında sokağı önceki gösterilerin boyutunda harekete geçirebildi.
Buna karşın mevcut durumda Belucistan, silahlı Beluç gruplar ile devlet arasındaki çatışmaların ana merkezine dönüşmüştür. Bir istatistiğe göre, bu yılın mart ayı sonundan 10 Ekim’e kadar söz konusu eyalette en az 63 silahlı çatışma yaşanmış ve bu çatışmalar son dönemde daha da ivme kazanmıştır; öyle ki 2026 başından 10 Ekim’e kadar İran genelindeki toplam silahlı çatışmaların yüzde 48’inden fazlası Sistan ve Belucistan eyaletinde kaydedilmiştir. Bu tırmanışın önemli bir kısmının kökleri daha eskiye dayansa da İran-Pakistan sınır güvenliğinin bozulmasının, Tahran ekonomisini tecrit etme ve felce uğratma yönündeki daha geniş çaplı bir projenin parçası olabileceği varsayımı göz ardı edilemez.
İran, komşularıyla 5.869 kilometreden fazla kara sınırına sahiptir ve bu sınırlar, deniz ablukasının ardından ABD’nin ekonomik baskılarına dayanabilmek için ülkenin nefes almasını sağlayan kanallar hâline gelmiştir. Ancak sınır güvenliğinin bozulması bu fırsatı da tehlikeye atmaktadır. İran ile Pakistan arasındaki 909 kilometrelik sınırın tamamı, bugün silahlı Beluç grupların faaliyetlerinin arttığı Sistan ve Belucistan eyaleti içinde yer almaktadır.
Batı cephesinde ise Bağdat, Washington’ın baskısıyla havalimanları ve sınır kapıları üzerindeki denetimi sıkılaştırmış olsa da iki ülke arasında 580 kilometresi Kürdistan Bölgesi’nde yer alan 1.458 kilometrelik bir sınır hattı bulunmaktadır. Bu coğrafya, İran’ın mevcut ekonomisi için hayati bir öneme sahiptir. Coğrafi yapısının zorluğu nedeniyle bu sınırların tamamen kontrol altına alınması imkânsıza yakındır. Sınır hattı, Kürt partileriyle yaşanacak asimetrik bir savaş da dâhil olmak üzere bir kara savaşının alanına dönüşmediği sürece ablukayı delme fırsatı her zaman varlığını koruyacaktır. Her ne kadar bu yıl İran’daki silahlı çatışmaların yalnızca yüzde 4’ü Kürtlerin yaşadığı bölgelerde meydana gelmiş olsa da Tahran, ekonomik ana damarlarına yönelik tehditlerin yanı sıra şu aşamada Kürdistan’da yeni bir savaş cephesi açmak ve Belucistan’daki saldırılarla birlikte sırtındaki güvenlik yükünü daha da ağırlaştırmak istememektedir.
Savaşın yeniden başlama ihtimali ve Kürt faktörü
Geçen yılın sonunda ve bu yılın başında yaşanan gösterilerde, önceki dalgaların aksine hem Kürtlerin hem de Beluçların katılımı sınırlı kaldı; öyle ki Sistan ve Belucistan’daki gösterilerin oranı İran genelindeki toplam gösterilerin yalnızca yaklaşık yüzde 2’sini, Kürt bölgelerindekiler ise yaklaşık yüzde 11’ini oluşturdu ve bu oranın yüzde 93’ü Şii Kürtlerin yaşadığı bölgelerde kaydedildi. Aynı zamanda Kürt partileri de iddia edildiği şekilde savaşa dâhil olmadı. Aslına bakılırsa, katılma istekleri olmuş olsa bile ortada kayda değer bir saha hazırlığı yoktu.
Daha önce bir yazımda da belirttiğim üzere, Kürtlerin savaşa girme ihtimalinden söz eden yoğun medya kampanyası, pratik bir plandan ziyade daha geniş çaplı bir “stratejik aldatma” taktiğinin parçasıydı. Sosyal medyadaki iddialara rağmen, yeni bir savaş cephesi açmak için gereken düzeyde hiçbir askerî hazırlık veya eğitim görülmüyordu. Eğer partiler bir tarafta, ABD ve İsrail diğer tarafta bir Kürt cephesi açmaya gerçekten karar vermiş olsalardı ne Erbil ne de Bağdat buna engel olabilirdi. Tıpkı ABD güçlerinin kendi pilotlarından birini kurtarmak için İran topraklarının yüzlerce kilometre derinliğinde hava indirme operasyonu gerçekleştirebilmesi ya da Irak çöllerinde geçici askerî üsler kurulabilmesi gibi, birkaç yüz Kürt savaşçının İran’ın iç kesimlerine nakledilmesi de kolay bir iş olurdu.
Bununla birlikte, gelecek aşama için denklem farklıdır. Bu kez Tahran, savaşın yeniden patlak vermesi hâlinde ABD ve İsrail’in planlarının nerede duracağından emin değildir; zira Washington ve Tel Aviv için İran’ın siyasi davranışını değiştirmenin veya rejimi devirmenin yalnızca hava saldırılarıyla mümkün olmadığı kanıtlanmıştır. Bu anlayış, Tahran’ın Kürt partilerine yönelik şüphelerini ve güvenlik endişelerini daha da derinleştirmiştir. Bu nedenle söz konusu partilerin geçen savaştaki tarafsızlığı onları İran saldırılarından koruyan bir kalkan olmamıştır; çünkü Tahran’ın sorunu yalnızca bu güçlerin geçmişte ne yaptığı ya da şimdi ne yapmakta olduğu değil, denklemlerin değiştiği bir anda ve uzun süreli bir savaşta ne yapabilecekleridir.
Savaşın devam etmesi ihtimalinde, İran ile diyaloğu yalnızca küçük bir kısmının reddettiği Rojhilat partileri yeniden zorlu bir yol ayrımıyla karşı karşıya kalacaktır: Ya askerî faaliyetlerini durdurma karşılığında varlıklarını güvence altına almak için Tahran, Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile bir mutabakata varmak ya da Beluç gruplar gibi savaşı seçmek. İkinci seçeneğin Kürdistan Bölgesi’nde kalmalarını imkânsız hâle getireceğine şüphe yoktur. Bu açıdan bakıldığında İran’ın mevcut hamleleri, söz konusu partilerin gelecekteki seçeneklerini kısıtlamaya yönelik önleyici bir adıma benzemektedir.
2023 yılından bu yana üç ana dönemeç Rojhilat partilerinin Kürdistan Bölgesi’ndeki varlık ortamını değiştirmiştir: Bu partilerin dosyasını Irak’ın resmî yükümlülükleri çerçevesine sokan Bağdat-Tahran güvenlik anlaşması, 2025–2026 yıllarındaki İran savaşlarının bu partilerin Kürdistan Bölgesi’ndeki varlığının güvenlik maliyetini ağırlaştırması ve on yıllardır PKK’nin sığınağı olan dağlık bölgelerin geleceği hakkında stratejik bir soru işareti yaratan PKK’nin silah bırakma sürecidir. Burada mücadelenin merkezinde “Kandil” yer almaktadır. Esas soru şudur: Eğer PKK, Türkiye ile barış süreci çerçevesinde bu bölgeleri boşaltırsa boşluğu kim dolduracak? İran, Rojhilat partilerinin doksanlı yılların ortalarında terk ettikleri o dağlara geri dönmemeleri için tüm çabasını harcamaktadır. Bir yandan diyalog mesajları gönderirken diğer yandan İHA’ların tetiğinde parmağını tutan Tahran’ın çift yönlü stratejisinin sırrı belki de budur. Bu iki yaklaşım görünüşte ne kadar birbiriyle çelişirse çelişsin, özünde birbirini tamamlamakta ve partilerin askerî eylem için elini rahatlatacak yeni bir gerçekliğin ortaya çıkmasını engellemeyi amaçlamaktadır.
Diyalog tartışmasına ilişkin farklı perspektifler
Irak açısından bu partilerin dosyası, Tahran ile Washington arasında zorlu bir denge kurma denkleminin parçasıdır. Resmî Bağdat, kendisini bölgesel bir savaşın kıvılcımlarından korumaya ve topraklarının çatışmaların hesaplaşma alanına dönüşmesini engellemeye çalışmaktadır. Rojhilat partileri meselesinin yatıştırılması, Tahran’ın Bağdat ve Erbil üzerindeki sürekli baskı bahanesini ortadan kaldıracaktır; aynı zamanda Irak hükümeti bu adımları ABD ile ilişkilerine ve iç dengelerine zarar vermeyecek şekilde atmak zorundadır.
Kürdistan Bölgesi açısından da diyalog fikrini desteklemek, özellikle savaşın yeniden başlaması durumunda koruyucu bir adımdır. Öte yandan bu çabaların perde arkasında, her biri bölgesel düzeyde devletlerle Kürt güçleri arasında ana arabulucu aktör olarak öne çıkmak isteyen KDP ile KYB arasında örtülü bir rekabet de bulunabilir.
Türkiye de bu denklemde tarafsız bir gözlemci değildir. Ankara, İran’daki güvenlik durumunun bozulmasının veya Tahran’ın hesaplarının değişmesinin PKK’nin silah bırakma sürecini akamete uğratabileceğinden endişe etmektedir. Türkiye’nin bakış açısına göre sınırda Rojhilat partilerine ilişkin yeni bir düzenlemeye varılması, PKK ile yürüttüğü kendi sürecinin başarıya ulaşması için daha sakin bir ortamı güvence altına alabilir.
Henüz ortada gerçek bir müzakere bulunmasa da farklı çıkarlar, her bir tarafın - en azından resmî olarak - henüz mevcut olmayan bir diyalog fikrini kendi penceresinden karşılamasına neden olmaktadır: Tahran gelecekteki bir tehlikeyi bertaraf etmek, Rojhilat partileri varlıklarını sürdürebilmek, Bağdat omuzlarındaki baskıyı azaltmak, Kürdistan Bölgesi kendi güvenliğini korumak, Ankara ise PKK ile yürüttüğü sürecin seyrini muhafaza etmek amacıyla bu fikre kendi penceresinden yaklaşmaktadır.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



