Örgüt, tarikat, parti veya ideolojik çevrelerde “Mutlak doğru bizimdir” zihniyetinin egemen olması kuşkusuz korkunç sonuçlara yol açmış ve açmaktadır. Fakat işin garip tarafı, küresel ölçekte bundan ders çıkarılmasının oldukça ağır aksak ilerlemesidir.
Bilimselliğin gelişmediği milletlerde “Mutlak doğru bizimdir” fanatizmi kendini tekrarlayan bir döngüdür. Bilimselliğin geliştiği milletlerde ise gerçekliğin daha gelişkin olduğu görülmektedir.
Sürü psikolojisiyle hareket eden insan, belirsizlikle başa çıkmakta güçlük çeken bir varlıktır. Anlam arayışı, aidiyet ihtiyacı ve varoluşsal kaygı, bireylerin ve toplulukların “Mutlak doğru bizimdir” iddiasıyla ortaya çıkan örgütlerin ve tarikatların türemesine yol açıyor.
Tarikatlar, dinî cemaatler, ideolojik örgütler, partiler ve kimi dinî yorumlar bu iddiayı kurumsallaştırdığında, ortaya çıkan bağnazlık ve fanatizm, tarih boyunca hem bireysel hem de kolektif düzeyde ağır bedeller ödetmiştir.
Konuyu felsefi, epistemolojik ve psikolojik boyutlarıyla ele alarak mutlaklık iddiasının neden zarar ürettiğini ve alternatif yaklaşımların neler olabileceğini anlatmanın kolay olmadığının farkındayım. Felsefi boyutta bilginin sınırları ve dogmatizm, bilgi iddialarını sürekli sorgulamayı gerektirir.
Sokrates’in “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” yaklaşımı, epistemik alçakgönüllülüğün klasik ifadesidir.
Karl Popper’ın eleştirel rasyonalizmi ise bilimsel ve toplumsal ilerlemenin, hipotezlerin çürütülebilir olmasına dayandığını savunur. Mutlak doğruluk iddiası, bu çürütülebilirlik ilkesini reddeder; iddianın kendisini eleştiriye kapalı kılar.
Bu durum, felsefede “dogmatizm” olarak adlandırılır. Bir önermenin doğruluğunun, kanıt veya karşı kanıt karşısında bile değiştirilemeyeceği inancı belirgindir. Nietzsche, ahlaki ve metafizik sistemlerin çoğu zaman güç istencinin kılık değiştirmiş hâlleri olduğunu öne sürmüştür.
Mutlak hakikat iddiası bazen egemenlik kurma aracına dönüşür. John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine adlı eserinde, tek bir görüşün mutlaklaştırılmasının gerçeğin ortaya çıkmasını engellediğini ve toplumun canlılığını azalttığını belirtir. Felsefi açıdan bakıldığında, mutlaklık iddiası yalnızca epistemik bir hata değildir; aynı zamanda diyalog ve düzeltme imkânını ortadan kaldırarak ahlaki ve siyasi alanda da kapanmaya yol açar. Bu kapanma, tarihsel olarak hem ideolojik ve lider tapınmacı örgütlerde hem de dinî ya da Kemalizm gibi seküler ideolojilerde gözlemlenmiştir.
Psikolojik boyutta belirsizlikten kaçış ve grup kimliği psikolojisi, fanatizmin bireysel ve grup düzeyindeki mekanizmalarını inceler. Bilişsel kapanma ihtiyacı, belirsizliği azaltma ve hızlı kesinliğe ulaşma eğilimini tanımlar.
Yüksek kapanma ihtiyacı olan bireyler, karmaşık veya çelişkili bilgileri reddetme, basitleştirilmiş sloganvari anlatılara yönelme eğilimindedir. Bu, bağnazlığın bilişsel zeminini oluşturur. Sosyal kimlik teorisi, insanların grup aidiyeti üzerinden yapay bir özsaygı kazandığını gösterir. “Biz” ile “onlar” arasındaki ayrım keskinleştiğinde, grup içi sadakat artar, grup dışı şüphe ve düşmanlık büyür.
Fanatizm, bu mekanizmayı uç noktaya taşır. Grubun doğru olduğu inancı, bireyin kimliğinin temel parçası hâline gelir. Bu durumda eleştiri, kişisel saldırı olarak algılanır ve birey bilişsel çelişki yaşar.
Festinger’ın bilişsel çelişki teorisine göre, insanlar tutarsız bilgileri azaltmak için inançlarını pekiştirme veya karşıt bilgileri görmezden gelme yolunu seçebilir. Evrimsel psikoloji açısından bakıldığında, grup içi bağlılık ve dış gruplara karşı dikkat, atalarımızın hayatta kalmasını kolaylaştırmıştır.
Ancak modern koşullarda bu eğilim abartıldığında etnik, dinî veya ideolojik çatışmalara zemin hazırlar. Araştırmalar, yüksek dogmatizm puanına sahip bireylerin yeni bilgiye daha kapalı olduğunu ve tehdit algısını abartma eğiliminde olduğunu göstermektedir.
Fanatizm, bu psikolojik süreçlerin örgütlü ve süreklileşmiş hâlidir. Mutlak doğruluk iddiasının somut sonuçları hem dinî hem de seküler bağlamlarda görülmüştür. Her iki kesimde de mutlak doğruları uğruna kitlesel katliamlardan her türlü işkenceye kadar uzanan eylemlere girişmeye muktedir oldukları görülmüştür. Dinî fanatizm, tarih boyunca farklı inanç toplulukları arasında savaşlara, zulümlere ve bilimsel ilerlemenin engellenmesine yol açmıştır. Aynı şekilde, 20. yüzyıldaki totaliter ideolojiler (belirli komünist ve faşist rejimler), kendi “bilimsel” veya “tarihsel” mutlak doğrularını dayatarak milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur.
Ortak payda, eleştirinin ihanet sayılması ve alternatif görüşlerin bastırılmasıdır. Psikolojik düzeyde ise fanatizm, bireyin özerkliğini azaltır. Kişi, kendi aklını ve muhakemesini grup otoritesine devreder. Bu durum, hem kişisel gelişimi hem de toplumun eleştirel kapasitesini zayıflatır.
Toplumsal düzeyde ise kutuplaşma artar, uzlaşı imkânları daralır ve şiddet potansiyeli yükselir. Modern iletişim araçları bu süreçleri hızlandırabilir: Aynı fikirdeki insanlar birbirini güçlendiren yankı odalarında toplanırken, karşıt görüşler düşmanlaştırılır. Toplumların belirli değerler etrafında birleşmesi, kaosu önleyebilir.
Ancak sorun, bu değerlerin mutlak ve sorgulanamaz hâle getirilmesidir. Sonuç: “Mutlak doğru bizimdir” iddiası, insan doğasının belirsizlikten kaçma ve aidiyet arama eğilimlerinden beslenir. Felsefi olarak bilginin sınırlarını yok sayar; psikolojik olarak ise grup kimliğini bireysel düşüncenin önüne geçirir. Sonuçta ortaya çıkan bağnazlık, diyaloğu engeller, şiddeti meşrulaştırır ve toplumsal ilerlemeyi yavaşlatır.
Çözüm, ne inançları toptan reddetmekte ne de her şeyi göreceli kılmakta yatar. Daha ziyade, eleştirel düşünmeyi, karşıt görüşlere açık olmayı ve kendi yanılabilirliğimizi kabul etmeyi kültürel bir norm hâline getirmektir. Bu, hem felsefi alçakgönüllülüğün hem de psikolojik olgunluğun gereğidir. İnsanlık, kesinliğin konforundan ziyade sorgulamanın zorluğunu tercih edebildiğinde daha az zarar üretir.
Bu bağlamda birey olmayı ve kendin olmayı başarmak, insanı kendi aklıyla düşünmeye götürür. Kendin olmak, dışarıdan gelen dayatmalara, toplumsal normlara veya başkalarının onayına göre şekillenmek yerine, kendi düşüncelerine, duygularına, değerlerine ve içgüdülerine daha yakın hareket etmektir. İnsanlar sosyal varlıklardır; ilişkiler, kültür ve çevre bizi etkiler.
Asıl mesele, bu etkileri fark edip hangilerini bilinçli olarak kabul edeceğine, hangilerine direneceğine protez akılla değil, kendi aklınla karar vermektir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



