Ortadoğu’nun tarihsel ve jeopolitik kırılma noktalarında devletsiz ulusların varlık mücadelesi, romantik kurgular veya muğlak ideolojik söylemler yerine, devlet kapasitelerinin ve güç dengelerinin soğuk rasyonalitesiyle okunduğunda farklı bir tablo ortaya çıkar. Siyaset bilimci Charles Tilly’nin klasikleşmiş tezine göre modern devletlerin askerî ve bürokratik kapasitesi, büyük ölçüde savaş yapma ihtiyacının bir yan ürünü olarak inşa edilmiştir. Uzun süreli çatışma; vergi toplama, orduyu profesyonelleştirme ve merkezi denetimi güçlendirme gibi kurumsal kapasiteleri zorunlu kılan bir mekanizma işlevi görmüştür (1985). Bu çerçeveden bakıldığında, yönetilebilir ve sınırlı yoğunluklu bir çatışma vasatının egemen devlet mekanizması açısından stratejik bir kaldıraca dönüşmesi beklenmedik bir sonuç değildir.
Türkiye’nin yaklaşık elli yıllık çatışma tecrübesi, bu mekanizmanın somut bir örneğidir. Savunma sanayii literatüründe yakın dönemde yapılan analizler, Türkiye’nin 2000’li yıllardan itibaren yerlileştirme politikasına yönelmesinde Güneydoğu’daki güvenlik ihtiyacının ve Batılı müttefiklerin insan hakları gerekçesiyle uyguladığı ambargoların belirleyici bir rol oynadığını; bu sürecin zamanla Türkiye’yi bölgesel ölçekte rekabet edebilir bir savunma sanayii üssüne dönüştürdüğünü göstermektedir (Egeli vd., 2024; Özden, 2025). Silahlı İHA teknolojisinin sınır ötesi operasyonlarda sınanması, ordu yapısının modernize edilmesi ve güvenlik gündeminin iç siyasette toplumsal konsolidasyon aracı olarak işlev görmesi, bu literatürde tekrarlanan bulgular arasındadır.
Çatışmanın sürdürülebilirliği, böylece karşı cephedeki devletin bölgesel ve teknolojik kapasitesinin tahkim edilmesine hizmet eden bir işleve evrilmiş görünmektedir.
Bu okumanın vardığı tanım şudur:
Bir siyasal aktörün pratik eylemselliğiyle elde ettiğini iddia ettiği sonuçlar arasındaki makasın zamanla açılması, bir “paravanlaşma” sürecine işaret eder.
Söz konusu paravanlaşma sürecinin toplumsal bünyede yarattığı tahribat, örgüt sosyolojisinde tanıdık bir yapısal paradoksla örtüşmektedir. Alman-İtalyan sosyolog Robert Michels’in bir asrı aşkın süredir tartışılan “oligarşinin tunç yasası” tezine göre, kitlesel mobilizasyon kapasitesine sahip her büyük örgüt, tam da bu ölçekte işleyebilmek için zamanla hiyerarşik ve merkeziyetçi bir liderlik yapısına yönelir. Michels’in veciz ifadesiyle, “örgütlenmek, oligarşi demektir” (1911/1915).
Karizmatik liderlik ve tekçi hiyerarşi üzerine kurulu bir yapının geniş kitleleri onlarca yıl boyunca mobilize edebilmesi ile bu kitleyi ortak akıl üretebilen ve kendi geleceğini tayin edebilecek özerk bireylere dönüştürmesi aynı şey değildir. Siyasal iradenin tek bir merkeze hapsedilmesi, yaşanan kitleselleşmenin hakiki bir toplumsal örgütlülükten ziyade, merkeze bağımlı ve yönlendirilebilir bir kitle üretme sürecine işaret edebileceğini düşündürmektedir.
Bununla birlikte, bu okumanın tek taraflı olmadığı da belirtilmelidir. Akkaya ve Jongerden’in (2012) gösterdiği gibi, örgüt 2000’li yıllardan itibaren kendi ideolojik çizgisinde “demokratik konfederalizm” ve “demokratik özerklik” gibi kavramlar etrafında bir radikal demokrasi projesine yöneldiğini ileri sürmüştür. Ancak bu ideolojik dönüşüm iddiasının pratikteki karar alma mekanizmalarına ne ölçüde yansıdığı ve yukarıda ortaya konulan yapısal paradoksun hâlâ geçerliliğini koruyup korumadığı sorusu açık kalmaktadır.
Bu edilgenliği gizlemenin ve toplumsal tabanı konsolide tutmanın bir aracı da somut ve uluslararası hukuk düzeninde karşılığı bulunan taleplerin, muğlak evrenselist söylemler altında ikinci plana düşürülmesidir. Oysa Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1992 tarihli, ulusal veya etnik, dinî ve dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarına ilişkin bildirgesi; kendi kültürünü yaşama, ana dilde eğitim ve ana dilin kamusal alanda kullanımı ile kamusal yaşama etkin katılım gibi somut ve devletlerin taahhüdüne konu olabilecek hakları tarif etmektedir.
Siyaset felsefecisi Will Kymlicka’nın liberal azınlık hakları kuramı da benzer biçimde ulusal azınlıklar için öz-yönetim hakları, çok-etnikli haklar ve özel temsil haklarını liberal-demokratik ilkelerle çelişmeyen somut kategoriler olarak sistemleştirmektedir (1995). Bu çerçeveler, “devlet-dışı toplum” veya “halkların soyut kardeşliği” gibi kavramsal önermelerin aksine, anayasal vatandaşlık ve yerel özerklik gibi taleplerin hukuk zemininde karşılığı bulunan ve izlenebilir hedefler olarak formüle edilebileceğini göstermektedir. Bu somutluğun eksikliği ise bölgesel devletlerin meseleyi uluslararası diplomasi masalarında bir “güvenlik ve terör sorunu” olarak parantezleyip tasfiye edebilmesine zemin hazırlamıştır.
Bu tarihsel tıkanıklığın güncel bilançosu, yaklaşık elli yıllık mücadelenin 2025 yılında somut bir dönüm noktasına ulaşmasıyla görünür hâle gelmiştir: Örgüt, 12. Kongresi’nde aldığı kararla kendi feshini ve silahlı mücadele yönteminin sona erdirilmesini ilan etmiş, hedeflerine bundan böyle demokratik siyaset yoluyla ulaşacağını duyurmuştur.
RAND Corporation bünyesinde yayımlanan bir değerlendirme, bu kararı isyan hareketlerinin sona erdirilmesine ilişkin karşılaştırmalı literatürle uyumlu bulmakta ve tarihsel olarak silahlı isyanların askerî yenilgiden çok, siyasal katılım kanallarının açılmasıyla sona erdiğini vurgulamaktadır (2025). Marcus’un (2007) örgütün kuruluşundan itibaren aktardığı tarihsel süreçle birlikte okunduğunda bu kapanış, yukarıda tarif edilen kitleselleşme ile özerkleşme arasındaki yapısal paradoksun nihayetinde siyasal bir sonuç ürettiğini düşündürmektedir.
Örgütsüzlük cenderesine sıkıştırılmış bir toplumun bu araçsallaşma sarmalından çıkışı, vesayetsiz, şeffaf ve kurumsallaşmış bir ulusal çizginin inşasını gerektirir. Bu dönüşüm, hem anavatanda hem de diasporada ayakları yere basan, hukuki ve uygulanabilir eksenler üzerinde yükselmelidir.
Anavatandaki mücadelenin ekseni, güvenlikçi çatışma alanından tamamen çekilerek meşru ve anayasal alana taşınmalıdır. Şahısların veya kapalı odakların vesayetine kapalı; akademisyenlerin ve hukukçuların yer aldığı, tüzükle korunan ve kararların ortak akılla alındığı bir temsil organı; ucu açık ideolojik projeler yerine anayasal vatandaşlık, ana dilde eğitim hakkı ve yerel özerklik gibi Kymlicka’nın (1995) ve BM Bildirgesi’nin (1992) tarif ettiği türden somut ve ölçülebilir hedefler; millete şahısların değil, ilkelerin ve kurumların teminat olduğunu gösteren bir güven inşası, bu eksenin üç temel bileşenini oluşturmaktadır.
RAND Corporation’ın (2025) da vurguladığı gibi, tarihsel örnekler bu tür bir sivil-siyasi dönüşümün, silahlı mücadelenin sürdürülemediği yerde kalıcı kazanımlar üretme ihtimalinin daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Avrupa ve dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmış Kürt diasporası ise bölgesel devletlerin fiziksel ve siyasi baskı kuramayacağı bir coğrafyada yer alması bakımından bu dönüşümün stratejik merkez üssü konumundadır. Baser’in (2015) Almanya ve İsveç’teki Kürt ve Türk toplulukları üzerine yürüttüğü karşılaştırmalı araştırma, diaspora topluluklarının ev sahibi ülkenin hukuki ve kurumsal ortamından etkilenerek anavatan çatışmasını dönüştürebilecek veya yeniden üretebilecek bir aktör konumunda olduğunu göstermektedir. Bu bulgu, diasporanın yalnızca gösteri yapan pasif bir kitle değil, kurumsal bir omurga inşa edebilecek bir alan olduğu tezini desteklemektedir.
Batı’daki yetişmiş akademisyen ve araştırmacılardan oluşan bağımsız düşünce kuruluşları aracılığıyla üretilecek uluslararası standartlardaki raporlar ve politika belgeleri, meseleyi kamuoyuna bir güvenlik sorunu değil, bir demokrasi ve insan hakları meselesi olarak sunabilir. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi nezdinde temsil yetkisine sahip diplomasi ağları ile Avrupa yasalarına uygun, şeffaf ve denetime tabi finansal fonlar da bu kurumsal omurganın tamamlayıcı bileşenlerini oluşturabilir.
Azar’ın (1990) uzun süreli toplumsal çatışma kuramının işaret ettiği üzere, temel güvenlik ve tanınma ihtiyaçlarından beslenen bu tür çatışmaların kalıcı biçimde dönüşmesi, ancak taraflardan birinin tekil şiddet aktörü olmaktan çıkarak çoğul, kurumsal ve denetlenebilir bir siyasal özneye dönüşmesiyle mümkün olabilir. Diaspora ile anavatan arasındaki ilişkinin gizli eylem ağları yerine akademi, hukuk ve medya gibi açık kanallarla örülmesi de bu dönüşümün bir parçasıdır.
Tarihsel süreçler, şahısların söylemleriyle değil, ortaya çıkan somut kurumsal kapasiteyle şekillenir. Tilly’nin devlet kapasitesi kuramı ile Michels’in örgüt sosyolojisi bir arada okunduğunda, yarım asırlık tecrübenin lider merkezli ve vesayete dayalı yapıların toplumu araçsallaşmaya ve örgütsüzlüğe sürüklediğini; buna karşılık Kymlicka’nın ve BM çerçevesinin tarif ettiği türden somut hak talepleri ile Baser’in diaspora bulgularının işaret ettiği kurumsal kapasitenin, 2025’te fiilen sınanmaya başlayan alternatif bir yolu temsil ettiğini gösterdiği söylenebilir.
Bu bakımdan varılan sonuç şudur:
“Söz konusu toplumun tarihsel varlığını koruyabilmesi ve meşru haklarına kavuşabilmesi, şahısların ve paravan odakların vesayetinden arınmış; uluslararası hukuku ve sivil siyaseti temel alan; anavatanda sivil kurumlarla, diasporada ise kurumsal diplomasiyle örgütlenmiş bağımsız bir ulusal iradenin inşasıyla mümkün görünmektedir.”
Kaynakça
Akkaya, A. H. ve Jongerden, J. (2012). Siyasetin yeniden kurulması: PKK ve radikal demokrasi projesi.
Azar, E. E. (1990). Uzun Süreli Toplumsal Çatışmanın Yönetimi: Kuram ve Vakalar.
Baser, B. (2015). Diasporalar ve Anavatan Çatışmaları: Karşılaştırmalı Bir Bakış.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu. (1992). Ulusal veya Etnik, Dinî ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Haklarına Dair Bildirge.
Egeli, S., Güvenç, S., Kurç, Ç. ve Mevlütoğlu, A. (2024). Müşteriden Rakibe: Türkiye'nin Savunma Sanayiinin Yükselişi.
Kymlicka, W. (1995). Çokkültürlü Yurttaşlık: Azınlık Haklarının Liberal Bir Kuramı.
Marcus, A. (2007). Kan ve İnanç: PKK ve Kürtlerin Bağımsızlık Mücadelesi.
Michels, R. (1915). Siyasi Partiler: Modern Demokrasinin Oligarşik Eğilimleri Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme. (Özgün eser 1911'de yayımlanmıştır.)
Özden, B. A. (2025). Türkiye'nin siyasi ekonomisinde askerî dönüş: Savunma sanayii, büyüme stratejisi ve güç bloku oluşumu.
RAND Corporation. (2025, 10 Haziran). PKK'nin Feshi: İsyanları Sona Erdirmenin Anahtarı Olarak Siyasi Katılım.
Tilly, C. (1985). Örgütlü suç olarak savaş yapma ve devlet yapma.
.jpg&w=3840&q=75)


