Hem Yunus Bey’in kendisiyle hem de o görüntüleri çeken ekipteki meslek büyüklerimizden biri olan Ferit Aslan ile görüştüm. Her ikisinin de söylediklerini aşağıda aktaracağım ama önce Yunus Muratakan’ın DEM İl Eşbaşkanı olarak seçilmesi meselesine dair birkaç şey!
Muratakan ya da videodaki küçük Yunus’un söyledikleri tam olarak bir ‘Kral Çıplak’ hikayesi. Susmayan herkesin ya öldürüldüğü ya da cezaevlerine tıkıldığı, işkenceden geçirildiği bir dönemden geriye kalan çok az videodan biri olan bu video Veysi Polat’ın hazırladığı bir belgeselden. Polat da belgeselinde kullanmak üzere o gün Lice’de bulunan gazetecilerin arşivinden aktarıyor söz konusu görüntüyü.
En son söyleneceği en başta söylemek gerekirse, küçük Yunus’un söylediği şey, anti-sömürgeci zihin dünyasının yüz yıllardır biriktirdiği sözün özünü iki cümlede özetlemek oluyor. Yunus Beyin vidosu 1996 yılında çekilmiş ve aradan geçen 30 yılın ardından Lice Davası mağdurlarının avukatı olduğu dönemde yeniden viral olmuştu.
Şimdi tekrardan gündemin baş köşesine oturan videoya ilişkin sorulacak soru şu: Bir çocuğun 30 yıl önce söylediği birkaç cümle, bugün neden hala bu kadar güçlü? Kürt mahallesinin amiral gemisinin dümeni entegrasyonist sulara kırdığı şu günlerde, bu sorunun cevabı çok ama çok daha büyük bir anlam taşıyor kuşkusuz. Zira Muratakan’ın hikayesi bir coğrafyanın, bir milletin hikayesini taşıyor.
O yaştaki bir çocuğun Fanon okuduğunu, sömürgecilik teorisini bildiğini veya devletin güvenlik mimarisini analiz ettiğini elbette söyleyemeyiz. Fakat bazen çocuklar, yetişkinlerin uzun teorilerle tarif ettiği bir ilişkiyi hayatın içinden görür. Yunus’un sözlerinin gücü de burada.
Meslek büyüğüm Ferit Aslan’ın aktardığına göre, 1996 yılında, Lice’deki meleyi yerinde incelemek üzere İHD, sendikalar ve insan hakları avunucuları bir ziyaret düzenler ve ilçede yaşananlar büyük yankı yaratır. Bunun üzerine Olağanüstü Hal Bölge Valisi Necati Bilican gazetecileri bölge valiliğine çağırır ve, “Gelin Lice’ye gedeceğiz” der. Helikopterle hep beraber Lice’ye intikal eden gazetecilerin şahitliği şöyle devam eder: Zorla korucu yapılan 15-20 kişilik bir grup Tugay’da duvar dibine sıralanmıştır.
Necati Bilican karşılarına geçer ve zorla korucu yapılıp yapılmadıklarını gazetecilerin şahitlik edeceği şekilde sorar. Ancak kimseden çıt çıkmaz. İlçe zaten bir korku imparatorluğuna esir olmuştur ve kimse tek kelime konuşmaya cesaret etmez. Kimseden cevap alamayan vali, buradan ilçe kaymakamlığına geçer ve kaymakamla görüşme halindeyken binanın önünde bekleyen gazeteciler ile güvenlik görevlilerinin etrafına çok sayıda çocuk doluşur. Devamını şöyle getiriyor Ferit Ağabey:
Polis heyetin çalışmasını engellemeye çalışıyordu. Bir çocuk ortaya çıktı. Kimsenin konuşmaya yanaşmadığı bir ortamda herkesin düşündüğü şeyi söylüyordu. Bölge valisinin Siirtli bir Kürt koruması vardı. O ara Yunus geldi ve bu koruma onunla Kürtçe konuştu. Çocuklara, “Söyleyin babanızı zorla mı korucu yaptıla” diye sorunca, Yunus, ‘evet’ dedi. Sonra ben çocuğa, “Polisle böyle konuşuyorsun ya başına bir iş gelirse” diye sordum ama o burası ile pek ilgili değildi. Olsun dedi ve konuşmaya devam etti. Görüntüler de o ara çekilen görüntüler.
OHAL Bölge Valilerinin her türlü yetki ile donatılarak devlet adına bin bir türlü hukuksuzluğu Kürt coğrafyasında icra ettiği o yıllarda yaşananlar herkesin malumu. O dönemin küçük Yunus’nun söylediklerinin ise Kürtlerin son elli yıllık hayatta kalma serencamının özeti olması gibi bir anlamı var. Son derece ironik, düşündürücü, öğretici ve tahrik edici. Dolayısıyla yaratıcı bir hikayeye dönüşerek yol almaya devam ediyor Yunus Beyin hikayesi. Bir gazeteci olarak 22 yıldır, bir Kürt olarak da 40 yılı aşkındır neredeyse her zahmetine katlanarak, devletin Kürt politikasını ve icraatının izleyeni olarak durmaya, anlatanı olarak da durmamaya çalışıyorum. Yunus Bey’in hikayesinde gördüğüm şey, kendi kuşağımın ahvalidir.
Zaman her birimiz açısından Kürtlük uzamında kaç akreplik yer gitmiş, geldiğimiz a noktası ile bulunduğumuz b noktası arsı bir Yunus kaç deniz yaşayıp kaç deniz boğulduysa, mecalimiz de ahvalimiz de odur.
Okuyan ve Kürtlüğün var kalma savaşımının bir parçası olarak ‘evine’ geri dönen ve hayatta kalanların hikayesi! Sadece bu da değil varlığın meşruluğuna ve kabul ettirilişine yön verecek yaşa gelen ‘altın kuşak’ diye de yorumlanabilir bu kuşak. Binlercesi yüzünü dağa çeviren, çoğu artık hayatta olmayan, kalanların neredeyse tamamının büyük travmalarla yoluna devam etmeye çalıştığı, ‘yaralı kuşak’ da diyebiliriz belki.
Frantz Fanon sömürgeciliği yalnızca bir toprağın askeri olarak kontrol edilmesi şeklinde açıklamaz. Ona göre sömürge düzeni, insanların birbirleriyle ilişkilerini de yeniden düzenleyen bir iktidar biçimidir. Sömürgeleştirilen toplum homojen değildir. İktidar, o toplumun içerisinden aracılar üretir; ekonomik çıkarlar, statüler ve güvenlik ilişkileri üzerinden yeni toplumsal katmanlar oluşturur. Fanon’un düşüncesini Türkiye’deki Kürt meselesine mekanik biçimde uygulamak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlerle ilişkisini “klasik sömürgecilik” kategorisine yerleştirmek hem akademi hem siyasa açısından tartışmalı bir tezdir. Ancak Fanon’un sorduğu sorular Lice’ye bakarken hâlâ işlevseldir:
Albert Memmi, sömürgeci ile sömürgeleştirilen arasındaki ilişkinin yalnızca iki ayrı grubun karşı karşıya gelmesinden ibaret olmadığını anlatır. Sistem, sömürgeleştirilen toplumun içerisinde de hiyerarşiler üretir. Bazıları sisteme yaklaşır. Bazıları reddeder. Bazıları hayatta kalabilmek için uyum sağlar. Bazıları direnir. Bu nedenle sömürgecilik tartışmasının en zor alanlarından biri ahlaki hükümler vermektir.
Korucu olan her Kürdü “işbirlikçi”, olmayan herkesi “direnişçi” ilan etmek tarihin karmaşıklığını ortadan kaldırır. Çünkü 1990’ların olağanüstü koşullarında insanların kararları yalnızca ideolojiyle belirlenmedi. Yoksulluk, güvenlik, aile, aşiret ilişkileri, devlet baskısı, PKK gerçeği ve hayatta kalma kaygısı aynı anda işliyordu.
Tam da bu nedenle Yunus’un çocukluk görüntüsü önemlidir. Çünkü henüz bütün bu hesapların dışında duran bir çocuğun gözünden sistemin en yalın çelişkilerinden biri görünür hale gelir: Devlet para veriyor; karşılığında senden kendi toplumunun içindeki bir savaşın silahlı aktörlerinden biri olmanı istiyor. Çocuğun cevabı ise neredeyse içgüdüseldir: Hayır.
Lice sadece bir mekân değildir
Bu görüntünün Lice’de çekilmiş olması tesadüfi bir ayrıntı değildir. Lice, Kürt meselesinin yakın tarihindeki en ağır hafıza mekânlarından biridir. 1980’lerden 1990’lara uzanan çatışma döneminde ilçe defalarca şiddetin merkezinde kaldı. 1993’te yaşanan ve yıllar sonra yargıya taşınan olaylar ise Lice’nin kolektif hafızasında ayrı bir yere sahip oldu. Yıllar sonra o görüntüdeki çocuk büyüdü ve avukat oldu.
Daha da çarpıcısı, çocukluğunun geçtiği coğrafyanın hafızasıyla hukuk alanında yeniden karşılaştı. Burada Yunus Muratakan’ın biyografisi neredeyse dairesel bir hareket kazanıyor: Çocukken tanığı olduğu düzenin sonuçlarıyla, yetişkin olduğunda hukukçu olarak karşı karşıya geliyor. Bugün ise aynı kişi siyasetin içerisinde.
Bu çizgiyi bir “kader” hikâyesi olarak okumak romantik olur. Ama bir hafıza sürekliliği olarak okumak mümkündür. Paulo Freire’nin ezilenlerin özgürleşmesine ilişkin düşüncesinin merkezinde önemli bir fikir vardır: İnsan önce içinde bulunduğu durumu adlandırabilmelidir. Çünkü iktidarın en güçlü biçimlerinden biri, ezilen kişiye kendi yaşadığı gerçekliği iktidarın diliyle tarif ettirmektir.
Bu açıdan bakıldığında 1996’daki görüntü politik bir metinden daha ilginç hale geliyor. Çocuk Yunus devletin kullandığı kavramlarla konuşmuyor. “Terörle mücadele”, “güvenlik”, “geçici köy koruculuğu” gibi resmi kavramlar onun dünyasında yok.
Kendi gördüğü şeyi kendi diliyle anlatıyor. İnsanlar istemiyor. Para teklif ediliyor. O halde parayı biz verelim. Bu kadar. Belki görüntünün bugün milyonlarca kelimelik siyasi tartışmadan daha güçlü görünmesinin nedeni de budur. Çünkü propaganda dili yoktur. Çocuğun çıplak gözlemi vardır.
Otuz yıl sonra aynı soru
Bugün Türkiye başka bir dönemden geçiyor. 1990’ların olağanüstü hâl rejimiyle bugünün koşulları aynı değil. Kürt siyasal hareketi de devletin Kürt meselesine yaklaşımı da büyük dönüşümler geçirdi. Fakat hafıza ortadan kalkmadı. Çünkü siyasal meseleler yalnızca kanunlarla, operasyonlarla veya müzakerelerle yaşamaz.
İnsanların hafızasında yaşar.
Bir köyün boşaltılması, bir babanın korucu olmayı kabul etmesi ya da reddetmesi, bir ailenin göç etmek zorunda kalması, bir çocuğun askerlerle karşılaşması… Bunların her biri sonraki kuşağın siyasal hafızasının parçasına dönüşür. Sömürgecilik üzerine yazan düşünürlerin belki de en önemli ortak noktalarından biri budur: Tahakküm yalnızca toprak üzerinde kurulmaz. Hafıza üzerinde de kurulur.
Yunus Muratakan’ın hikâyesini anlatırken en büyük tuzak, o çocuğu bugünden geriye doğru bir kahramana dönüştürmek olur. Kendisi de yıllar önce görüntü yeniden gündeme geldiğinde buna mesafe koymuştu. Mikrofon başka bir Liceli çocuğa uzatılsaydı benzer şeyler söyleyebileceğini ifade etmişti. Kendisiyle yaptığım telefon görüşmesinde de yine benzer bir tavır sergiledi Yunus Bey. Konunun magazinleştirilmiş olması konusunda konuşmak istemediğini, meselenin orada yaşanan zulme karşı bir söz söylemek olduğunu ve bunun şahsi bir durum olmadığını söyleyerek, daha fazla konuşmak istemediğini belirtti.
Fanon’un dünyasında sömürgeleştirilen insanın temel mücadelelerinden biri, kendisi hakkında başkalarının kurduğu hikâyenin nesnesi olmaktan çıkıp kendi hikâyesinin öznesi haline gelmesidir. Yunus Muratakan’ın tavrını bu şekilde okumak da mümkün. Ama şimdi artık Kürtlüğün devlet ile olan mevzuunda yönetici bir özne olarak, üstelik de Kürt siyasasının baş şehri olan Amed’de İl Eşbaşkanı olarak seçilmesi meseleyi çok daha karmaşık ve çok daha boyutlu bir hale getiriyor. Fanon’un aynasından sömürgeciliği bir çocuk olarak yerle bir eden küçük Yunus, şimdi Yunus Başkan olarak entegrasyon aşamasında nasıl bir kaptanlık yapacak!
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)



