ABD ve İsrail’in Tahran’a yönelik ilk ortak saldırısından tam 178 gün sonra Washington, 24 Ağustos’ta İran’ı daha da izole etmek amacıyla yeni bir ekonomik operasyon başlattığını duyurdu. Bu hamle, Trump’ın ifadesiyle, İran’ı ya uzlaşmaya zorlamayı ya da beyaz bayrak çekmeye mecbur bırakmayı hedefliyor. Yaptırımların etkisini tartışmadan önce; müttefik kuvvetlerin Fransa’nın Normandiya kıyılarına çıkışını ifade eden ve askeri literatürde daha çok bir askeri harekatın başlangıcını simgeleyen "D-Day" kavramının kullanılması ile ABD Savunma Bakanı’nın bu ekonomik baskının askeri seçeneğin masadan kalktığı anlamına gelmediği yönündeki açıklamaları, bu baskıların 28 Şubat’ta başlatılan taarruzun doğrudan bir parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum Tahran nezdinde de bu şekilde algılanmaktadır; nitekim İran Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai, ambargoya katılmayı planlayan her ülkeyi önceden tehdit etmiştir. Bu da Tahran’ın mevcut tabloyu topyekûn bir savaşın parçası olarak gördüğünü kanıtlamaktadır. Dolayısıyla buradaki temel soru şudur: Bu baskılar 2026 İran savaşının gidişatını nasıl etkileyecektir?
Batı’da, Birinci Dünya Savaşı boyunca 1919 yılına kadar abluka altında kalan Almanya örneği bulunmaktadır. Söz konusu abluka Alman ekonomisi üzerinde muazzam bir tahribat yaratmış ve nihayetinde 1919’da barış şartlarını kabul etmesini sağlayan temel etkenlerden biri olmuştur. Asya’da ise Japonya, İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı bir seyir izlemiştir; ABD yaptırımlarının ardından Japonya 7 Aralık 1941’de Pearl Harbor’a saldırmış, ertesi gün ise ABD Tokyo’ya resmen savaş ilan etmiştir.
Bu iki örnek, savaş sırasındaki ambargoların uzlaşmaya da savaşa da yol açabileceğini göstermektedir. Ancak Orta Doğu’da farklı bir dinamik mevcuttur; buradaki siyasi sistemlerin büyük bir kısmı ekonomik kalkınma ve halkın refahından ziyade elitlerin ve rejimin bekasını korumak üzere kurgulandığından, savaş sonrası uygulanan yaptırımlar nadiren uzlaşma üretmiş, aksine çoğu zaman yeni bir savaşın kapısını aralamıştır. Kuveyt Savaşı’nın ardından Irak’taki Saddam rejimi yaptırımlara 12 yıl direnmiş ve nihayetinde 2003’te yeni bir savaşla yıkılmıştır. 1999-2001 yılları arasında Afganistan’a uygulanan yaptırımlar uzlaşma ve Bin Ladin’in teslim edilmesiyle sonuçlanmamış, bilakis savaşa zemin hazırlamıştır. Benzer şekilde Esad yönetimi, Suriye iç savaşı boyunca 13 yıl ambargolara dayanmış ancak 2024’te daha büyük bir iç savaş neticesinde devrilmiştir. Bunun temel nedeni, bu rejimlerin kendileri için savaşacak ideolojik ve sadık bir tabana (azınlıkta olsalar dahi) sahip olmaları ve iç muhalefeti bastıracak yeterli silaha erişebilmeleridir. Bu nedenle tüm bu krizler uzlaşmayla değil, yeni bir savaşla neticelenmiştir.
Kuşkusuz tarihsel örnekler tek başına geleceğe veya başka bir ülkeye dair her şeyi açıklayamaz; dolayısıyla İran’ın durumu kendi özgün koşulları ve dinamikleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Washington ve Tahran halihazırda askeri tehditler ile ekonomik baskı arasında sıkışmış kapalı bir kısır döngü içerisinde dönmektedir. Mevcut şartlar altında—en azından bugün için—bir anlaşmaya varma ihtimali oldukça uzaktır. Diplomasi tıkanmış, her iki taraf da askeri hazırlıklarını artırmıştır; devreye sokulan bu yeni ekonomik yaptırımlar dalgası ise tarafları uzlaşmaya yöneltmekten ziyade, savaşla sonuçlanabilecek yeni bir gerilim döngüsü ihtimalini güçlendirmektedir. Elbette bu öngörü, Trump’ın beklenmedik bir karar almaması ve ekonomik baskının mevcut seyrinde sürmesi durumunda geçerlidir.
Yaptırımlar neleri kapsiyor?
ABD Hazine Bakanlığı tarafından açıklanan yaptırım paketi, en az 48 şirket, 24 kişi ve 6 gemiyi hedef almaktadır. Yaptırım uygulanan 24 şirket ile aslan payı Çin’e aittir; Çin’i Birleşik Arap Emirlikleri, Hindistan, Türkiye ve Singapur izlemektedir.
Trump yönetimi göreve geldiği andan itibaren İran’a yönelik yaptırımları sıkılaştırmıştı. Nitekim bu yılın nisan ayında "Efsanevi Öfke Harekatı"nın ardından, "Ekonomik Efsanevi Öfke" adı altında yeni bir yaptırım dalgası başlatılmıştı. Bu süreç 17 Haziran’da imzalanan Mutabakat Zaptı’na kadar devam etmiş, ancak Tahran ile Washington arasındaki ihtilafları çözüme kavuşturamamıştır. Şimdi ise deniz ablukasının geri dönüşü ve bu yeni yaptırımlarla birlikte Washington’ın, İran’a karşı çok yönlü ve daha kapsamlı bir baskı stratejisi uygulamayı hedeflediği görülmektedir.
Bu yaptırım dalgasının temel farkı, ABD’nin sadece Tahran’a baskı yapmakla yetinmeyip, İran ile ticari ilişkilerini sürdüren tüm devletleri, bankaları ve şirketleri doğrudan uyarmasıdır. Washington yetkililerinin beyanlarına göre, ülkelere İran ile olan işlemlerini sonlandırmaları için kesin bir mühlet verilmiştir; üstelik bu süreç sadece tehditlerle sınırlı kalmayıp, Tahran ile ticareti kesmeleri karşılığında birtakım kazanımlar elde edebilecekleri de ifade edilmektedir.
Gerçekte bu yaptırımların niteliği, yaptırımların halkın günlük yaşamı üzerindeki doğrudan etkisine rağmen, İran hükümetinin geride kalan süreçte ABD baskılarına bir şekilde direnebildiğini göstermektedir. İran’ın resmi verilerine göre yıllık enflasyon oranı %66,7 seviyesindedir; çeyreklik bazda nokta enflasyon ise %100’e yaklaşmıştır (Donald Trump bu rakamı defalarca %300 olarak telaffuz etmiştir). Tümen daha da değer kaybetmiş olup, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ekonomik ve mali darboğazları sürekli dile getirmektedir. Yine de şimdilik, ABD’nin tarihte eşi benzeri görülmemiş olarak nitelendirdiği bu yaptırımların gerçek etkisi, sadece İran’ın iç dinamikleriyle değil, Tahran’la iş yapan üçüncü ülkeler üzerindeki bağlayıcılığıyla ölçülecektir. Dolayısıyla mevcut tablodaki asıl düğüm noktası, Washington’ın zorlama veya ikna yoluyla diğer ülkeleri İran ile ticareti terk etmeye ne ölçüde razı edebileceğidir.
Deniz kuşatmasindan kara ablukasina mi?
Şayet ABD, İran’ın ekonomik can damarını tamamen kesmeyi hedefliyorsa, bu durum yaptırımlarda kritik ve bütünüyle farklı bir evreyi başlatabilir; öyle ki süreç deniz sınırlarını aşarak fiili bir kara ve hava ablukasına evrilebilir. Washington, donanma gücü vasıtasıyla Çin’in İran ile olan ticaretini hedef alabilir; ancak süreç bununla sınırlı kalmayıp Pekin’i müzakereler yoluyla ikna etme yoluna da gidebilir. İran’ın en büyük ikinci ticaret ortağı olan BAE’nin Tahran ile işlemleri durdurma yönündeki yeni tavrıyla eş zamanlı olarak, bu ambargo diğer ülkeler, bilhassa İran’ın yedi kara komşusu açısından hayati bir önem kazanmaktadır. Bu baskının ana ağırlık merkezinin Irak üzerinde yoğunlaşacağını öngörmek zor değildir.
Irak’ın İran ile 1.599 kilometrelik kara sınırı bulunmaktadır. ABD’nin Tahran’a kapsamlı bir abluka uygulaması halinde bu geniş sınır hattı, kaçakçılık ve kayıt dışı ekonominin büyümesi için muazzam bir zemin sunabilir; nitekim böylesi bir kayıt dışı ekonomi, yaptırım altındaki her devlet veya askeri yapı için stratejik bir can simididir. Ancak Washington’ın Irak üzerinde ciddi bir baskı kurma kapasitesi bulunmaktadır. İran Merkez Bankası Başkanı Abdülnasır Himmeti, Bağdat ziyaretinin ardından devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, isim vermeden bazı mevkidaşlarının kendileriyle fotoğraf çektirmekten dahi çekindiklerini belirtmiştir. Himmeti devamında, ABD yaptırımları sebebiyle Irak’tan tahsil edemedikleri 4 milyar dolarlık petrol ve gaz alacağı ile 8 milyar dolarlık özel sektör alacaklarının bulunduğunu ifade etmiştir. Irak’ın açmazı yalnızca ABD baskısına maruz kalması değil, aynı zamanda İran’ın da benzer ölçüde siyasi, ekonomik ve güvenlik baskısı uygulama kapasitesine sahip olmasıdır. Bu sebeple Bağdat, Tahran ile Washington arasında sıkışıp kalmıştır ve bu yeni yaptırım dalgası durumu daha da karmaşık hale getirecektir.
ABD bu politikasında ısrarcı olursa; Türkiye, Pakistan, Türkmenistan ve Azerbaycan’a da İran ile ilişkilerini sınırlandırmaları yönünde baskı uygulayabilir. 29 Temmuz’da, Türkiye ile İran arasındaki yıllık yaklaşık 10 milyar metreküplük doğal gaz ithalatını kapsayan 25 yıllık anlaşmanın süresi dolmuştur. Yaptırımlar nedeniyle Ankara ile Tahran’ın bu anlaşmayı yenileyip yenilemeyeceği henüz belirsizdir; ancak Türkiye’nin, geçmişte ABD tarafından İran yaptırımlarını delmekle suçlandığı Halkbank benzeri süreçlerin tekrarlanmasını istemeyeceği kuvvetle muhtemeldir. Bunun yanı sıra Türkiye, son dönemde NATO, ABD ve Avrupa ekseninde jeopolitik bir yeniden konumlanma sergilemektedir. Yirmi yılı aşkın bir süre önce Ankara; Irak, Suriye ve diğer bölgesel meselelerde ABD ile ayrışırken, bugün gerek NATO bünyesinde gerekse Suriye, Irak ve Körfez hattında Washington ile oldukça yakın ve paralel hareket etmektedir. Tahran’ın da bu tablonun farkında olması muhtemeldir; bu nedenle dikkatini ağırlıklı olarak Pakistan ve Irak’a yöneltmektedir. Irak şimdiden krizin girdabına girmiş durumdadır; Pakistan’ın da kapsamlı bir ABD baskısına direnebilmesi şüphelidir. Dolayısıyla ABD, yaptırımların hedefine ulaşması için İran’la kara sınırı olan ülkelere baskıyı artırırsa, güneydeki deniz kordonu ile kuzey ve batıdaki kara hattı arasında boğucu bir kuşatma çemberi meydana getirecektir. Washington’ın Türkiye, Irak, Afganistan ve Pakistan gibi komşulara bu baskıyı dayatabilme kapasitesi, ABD’nin bu baskı turundaki temel mihenk taşı olacaktır.
İran ne yapacak?
İran; enflasyon krizi, benzin kıtlığı, elektrik kesintileri ve azalan petrol gelirleriyle boğuşurken, böylesi bir kuşatmaya göğüs germek şüphesiz kolay olmayacaktır. Buna karşın tarih, ekonomik sıkıntıların Tahran yönetimi nezdinde mutlaka stratejik bir geri adımla sonuçlanmadığını kanıtlamıştır. Mesud Pezeşkiyan baskıların ağırlığını kabul ederken ve Muhammed Bakır Galibaf bölgesel ticaretin genişletilmesi gerektiğini savunurken, çok sayıda yetkili ABD’nin 17 Haziran’da imzalanan Mutabakat Zaptı’na dönmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Buna karşın diğer bir kesim ise Hürmüz Boğazı üzerinde tam kontrol sağlanmasını ve Washington ile müzakerelerin reddedilmesini öngören mevcut tutumun sürdürülmesinde ısrar etmektedir.
Bu çerçeveden bakıldığında, ABD’nin ekonomik baskılarının daha da artması halinde, Hürmüz Boğazı’nda veya bölgedeki bazı ülkelere yönelik aralıklı saldırıların yeniden başlaması beklenen bir olasılık haline gelecektir.
Öte yandan, İran’ın komşularıyla olan 5.869 kilometreyi aşkın geniş kara sınırları, kayıt dışı bir ekonominin canlanmasına zemin hazırlamaktadır. Bu gayriresmi mekanizma halkın üzerindeki ekonomik yükü ağırlaştırsa da güvenlik ve askeri kurumlara gölge ekonomi üzerinden hayatta kalma ve savaşı sürdürme kaynaklarını temin etme fırsatı sunmaktadır. Kuşkusuz bu durum uzun vadede gerek iç gerekse dış dinamikler açısından sürdürülebilir değildir.
Örneğin son dönemde İran’ın Hürmüz’deki tutumunda, Irak petrolünün ihracatına izin verilmesiyle birlikte kısmi bir esneme gözlemlenmektedir. Tahran bu adımın Bağdat’ın talebi üzerine atıldığını belirtmiş olsa da bu esnekliğin ardındaki temel sebeplerden biri, Irak’ı uzun vadede Hürmüz’ün stratejik konumunu zayıflatabilecek alternatif enerji koridorları açma arayışlarından caydırma arzusu olabilir.
Son 178 günde diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalması, Washington ile Tahran arasındaki 47 yıllık köklü ihtilafın kolayca çözülemeyeceğini göstermektedir. İran, ABD ile arasındaki bu "ne savaş ne barış" halini bir an önce neticelendirmek için acele ederken; Trump’ın bu ekonomik yaptırımlarla eline güçlü bir koz ("düşeş") geçmiş gibi göründüğü ve aceleci davranmadığı anlaşılmaktadır. Ancak en nihayetinde bu "ne savaş ne barış" durumu sonsuza dek sürmeyecek ve kritik bir dönüm noktasına doğru evrilecektir: Ya savaşın yeniden alevlenmesi ya da taraflardan birinin büyük bir stratejik geri adım atması. Askeri bir çatışma yeniden patlak vermediği takdirde, bu iki ihtimalden biri er ya da geç gerçekleşecektir.
Ziryan Rojhelati – Rûdaw Araştırmalar Merkezi Direktörü
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)


