İsviçre’den dönerken zihnimde bir soru vardı: Bir diaspora, geçmişten devraldığı hafızayı yeni kuşakların geleceğini inşa edecek bir kaynağa dönüştürebildiğinde ne olur?
26 Eylül’de İsviçre’nin Egerkingen kentinde SDAV ve AKEE tarafından düzenlenen, Avrupa’nın farklı ülkelerinden iş insanlarını, ekonomistleri, profesyonelleri ve diaspora temsilcilerini bir araya getiren toplantıya katıldım. Ekonomi, iş birliği, yeni teknolojiler, yapay zekâ ve diasporanın geleceği konuşuldu.
Fakat transkültürel bir psikolog, akademisyen, anne ve diasporada yaşayan Kürt bir kadın olarak benim dikkatimi çeken başka bir şeydi: kuşakların karşılaşması.
Bir tarafta yılların siyasi, akademik ve toplumsal deneyimini taşıyan insanlar, diğer tarafta Avrupa’da büyümüş, birden fazla dil ve kültür arasında yaşayan, üniversitelerde eğitim alan ve yeni teknolojilerle geleceğe hazırlanan gençler vardı.
Bence Kürt diasporasının geleceği tam da bu karşılaşmanın içinde aranmalıdır.
Travmanın ötesinde ne aktarıyoruz?
Göç eden yalnızca insanlar değildir.
Diller göç eder. Hafızalar göç eder. Aile bağları, korkular, sessizlikler ve bazen travmalar da göç eder.
Yeni kuşaklar, kendilerinin doğrudan yaşamadığı ayrımcılıkların, zorunlu göçlerin, dil yasaklarının ve kaybedilmiş coğrafyaların hafızasını taşıyabilir.
Ancak kuşaklar arasında yalnızca acı aktarılmaz.
Direnme kapasitesi de aktarılır.
Dil, bilgi, dayanışma, uyum sağlama becerisi, merak, üretme arzusu ve yeniden başlayabilme gücü de kuşaktan kuşağa geçer.
Bu nedenle bir toplum yalnızca “Bize ne oldu?” sorusuyla yaşayamaz.
Bir noktada şu soruyu da sormalıdır: “Biz neye dönüşebiliriz?”
Bir kuşak hafızayı verir, diğeri onu dönüştürür
Toplantıda Sezai Temelli’yi dinlerken özellikle şunu düşündüm:
Ekonomi, demokratik katılım, toplumsal örgütlenme ve kooperatifleşme üzerine yapılan değerlendirmelerin ötesinde, benim için asıl önemli olan kuşaklar arasındaki bilgi ve deneyim aktarımıydı.
Diasporanın geleceği yalnızca gençlerin ne yapacağına değil, kendilerinden önce gelen kuşakların bilgi ve deneyimlerini gençlere nasıl aktaracağına da bağlıdır.
Ancak aktarım, gençlerden geçmişi tekrar etmelerini istemek değildir.
Bir kuşak hafızayı ve deneyimi aktarır; sonraki kuşak ise bunları kendi zamanının diliyle yeniden yorumlar.
Geçmiş kuşakların sorumluluğu gençlerin geleceğini belirlemek değil, onların kendi geleceklerini kurabilecekleri bilgi, güven ve özgürlük alanını yaratmaktır.
Köprü kuşak
Toplantıda Cem, Ali, Amed ve diğer gençlere baktığımda kendi üç kızımı da düşündüm.
Kızlarım Avrupa’da doğup büyüdüler. İtalyan toplumunun içinde yaşıyorlar; kendi kuşaklarının diline, hayallerine ve dünyaya bakışına sahipler. Fakat onların hikâyesinde annelerinin, büyükanne ve büyükbabalarının hafızası, diasporanın hafızası ve ailelerinin geldiği coğrafyanın hafızası da var.
Onlar yalnızca “ikinci kuşak” değiller.
Onlar bir köprü kuşak.
Bu yalnızca Kürt gençleri için geçerli değil. Avrupa’da bugün milyonlarca genç, birden fazla dilin, kültürün ve aidiyetin içinde büyüyor.
Marie Rose Moro’nun transkültürel yaklaşımının bize gösterdiği önemli noktalardan biri de budur: birden fazla kültürel evrene ait olmak mutlaka bir kimlik bölünmesi yaratmak zorunda değildir. Uygun biçimde desteklendiğinde bu çoğulluk bir kaynağa dönüşebilir.
Entegrasyonu yalnızca “uyum sağlamak” olarak düşünmenin yetersiz olduğuna inanıyorum.
Bir genç Avrupalı olmak için ailesinin dilinden, kültüründen veya hafızasından vazgeçmek zorunda değildir.
Bir köprü her iki kıyıya da aittir.
Birden fazla dünyayı tanıyan genç, bu dünyalar arasında yalnızca gidip gelen biri değil; aynı zamanda onları birbirine tercüme edebilen biri olabilir.
Ailesine kurumları, kurumlara ailesinin kültürel dünyasını anlatabilir. Üniversiteleri, toplumları, meslekleri, dernekleri ve ülkeleri birbirine bağlayabilir.
Dolayısıyla entegrasyon kadar etkileşimden de söz etmeliyiz.
Gençlere yalnızca kök değil, araç da vermeliyiz
Bugün yapay zekâ ve yeni teknolojiler dünyayı hızla değiştiriyor.
Bu yüzden çocuklarımıza kültürümüzü aktarmak yalnızca onlara nereden geldiklerini öğretmek olmamalıdır.
Onlara dünyanın nereye gittiğini anlayabilecekleri araçları da vermeliyiz.
Gençleri üniversitelere, araştırmaya, bilime, teknolojiye, psikolojiye, tıbba, hukuka, mühendisliğe, sanata ve bilginin üretildiği bütün alanlara teşvik etmeliyiz.
Çünkü köklerini korumak geçmişte kalmak değildir.
Kökler, ağacın büyümesini engellemek için değil, daha yükseğe büyüyebilmesi için vardır.
Üç kız annesi olarak bunu kendi hayatımda da düşünüyorum.
Kızlarımın nereden geldiklerini bilmelerini istiyorum. Fakat hayatlarını yalnızca geçmişi koruma sorumluluğuyla yaşamalarını istemiyorum.
Kim olduklarını bilecek kadar kökleri, kim olmak istediklerine kendileri karar verebilecek kadar da özgürlükleri olsun istiyorum.
Diasporadaki bütün gençler için dileğim de bu.
Hafızadan geleceğe
Bu tür buluşmaları mümkün kılan görünmez emeği de unutmamak gerekir. Bu vesileyle farklı kuşakları ve farklı ülkelerden insanları bir araya getiren çalışmaları ve misafirperverliği için Leylan Uca’ya özellikle teşekkür etmek istiyorum.
Toplum yalnızca kürsülerde konuşanlar tarafından kurulmaz. İnsanları birbirine bağlayan, güven yaratan ve farklı kuşakların aynı masaya oturmasını sağlayanların emeği de toplumsal hafızanın ve geleceğin bir parçasıdır.
İsviçre’den dönerken aklımda kalan en güçlü düşünce belki de buydu: Gençlerimize yalnızca “Nereden geldiğinizi unutmayın” dememeliyiz.
Onlara şunu da söyleyebilmeliyiz: “Bizim ulaşamadığımız yerlere siz ulaşın.”
Okuyun. Araştırın. Üretin. Yeni teknolojileri öğrenin. Dillerinizi koruyun, yeni diller öğrenin. Tarihinizi bilin, ama tarihinizin geleceğinizin sınırına dönüşmesine izin vermeyin.
Ve hiçbir zaman tek bir aidiyet seçmek zorunda olduğunuzu düşünmeyin.
Bunu kendi üç kızıma baktığımda düşünüyorum.
Cem’e, Ali’ye, Amed’e ve diasporada büyüyen bütün gençlere baktığımda düşünüyorum.
Belki de diasporanın geleceğini iki kıyıdan birini seçenler değil, her iki kıyıyı da tanıyan ve aralarında yeni köprüler kurabilenler inşa edecek.
Çünkü olgun bir toplum gençlerine yalnızca yaralarının hafızasını bırakmaz.
Onlara kim olduklarını bilecek kadar derin kökler ve kendi yollarını çizebilecek kadar güçlü kanatlar verir.
Köprü kuşak belki de tam olarak budur: geçmişi unutmayan, ama geleceğinin sınırlarını geçmişin çizmesine izin vermeyen bir kuşak.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)



