Fildişi kuleden inip insanların dünyasına karışmanın vakti geldi diyor, son gördüğüm düş ya da son görüldüğüm yer. Belki tehlikeli olacak, belki korkutucu. Fakat gece gördüğüm düşten sonra bunu yapmak zorundayım. Düşümde hiç tanımadığım aynı ses, bana; seni akustik düşünceyi anlatmakla görevlendiriyorum; çünkü sen yurdunun en tarihsel yanılgısısın. İn kuleden, insanlarının arasına karış. Yap muhayyel yolculuğunu, diyordu.
Sabahı beklemeden iniyorum kuleden. Kendimi gecenin karanlık gözlerinde buluyorum.
Şehir yangınları parmak uçlarımda… Özlemek, sadece geçmişi… Anlık bir titreme. Bütün yitik anılar geçmişte kaldı. Gerçek. Tek yoldaşım hüzündür artık. Bunu biliyorum. Hüzün ve gece: şehrin tek görünmez yüzü. Ve bir o kadar da aşina bana. Veyahut benim gördüğüm, herkesten gizli temaşa ettiğim yıkım. Ve o rüya: akustik düşünce, insan feleğini şaşırırmış. Halim pür melalim. Akustik düşünce deyince devran değişmiş demektir. Geldiğim yer ve gördüğüm muamele arasındaki derin, kapanmaz uçurum. Beni görmüyor insanlar onları oldukları gibi görüyor olmama rağmen. Demek ki geçer akçesi kalmamıştır görünürdeki sahnenin, revaçtaki figüranların. Bir düşün içinde ip ince siluetler. Mayakovski beklemede daha. Sonra Sokrates, Diyojen, Morus, Mansur, Galileo, Arabî, Kopernik, Mevlana, Robespierre ve diğerleri. Matruşkalar sarmıştır zihinsel evrenimizi, rasyonel dairelerimizi. İçinden çıkmak bu esîrî dehlizin. Düşler düşmandır düşünenlere. Düşenler deşilmiş kefere. Kök sökmez saplantılı kurgular. Her reçete hançerdir marazi yaşantılarda.
Sökmez artık Rousseauvari çıkarımlar. Bir gece düşerse Oscar Wilde’nin heyulası iç dünyama ve değişmezse üç dünyam, demek ki yanlış yoldayım ve yanlış yolculara sesleniyorum. Ya yanlış yolcular ısrarla bana sesleniyorsa, hep aynı yerde karşıma çıkıyorlarsa.
Ummanların içinden derliyorum Gever’i. Baykuşlar tünüyor yoksul gecekonduların sefil damlarına. Şehrin herhangi çamurlu bir yolundayım. Kuru bir köy yolu mesela… Nietzsche ile karşılaşıyorum daha ilk adımda elinde bir avuç gözyaşıyla. Farisilerin diyarından geliyormuş Zerdüşt’ü yaşamaktan. Yorulup yorulmadığını soruyorum. Sevmekten kim yorulur ki diyor. Sen hiç sevdin mi? Benim sevgim acılarımdır diyor. Sen hangi düşün gerekçesisin? Ben sadece kendi düşümü yaşadım, bu yüzden hiçbir gerekçe/gerçek yoktur bende diyor.
Yürümeye devam ediyorum Gever’in çamurlu yollarında. Saint-Simon ile karşılaşıyorum. Nerden geliyorsun üstat? Tımarhaneden. Neden? Ebediyeti arıyorum ben. Sen hangi sevdanın bulutusun üstat? Ben aklını rüyasına ters giydirenlerin sevdasıyım. Korkutuyorsunuz beni! Haklısın. Korkulu bir düştüm ben her dem beni tanımayanların zihninde. Tabu! Put!
Daha kimlerle karşılaşacağım. Yoksa dünya mı cinnet geçiriyor. Ben mi yoldan çıktım hepten.
Önüme bakıyorum. Doğru yoldayım: çamurlu yollar. Eskisi gibi asil ve sefil… Benzerlerimin aynası. Gözlerime inanamıyorum: John Milton! Ne arıyorsunuz burada? Yitik cenneti. Doğru yerde olduğunuzdan emin misiniz? Siz akustik düşünce görevlisi değil misiniz? Evet. O zaman doğru yerdeyim. Fakat sizin ile benim doğru’nun aynı yerde –yani bu çamurlu yollarda- kesişmesi, karşılaşması imkânsız. Bir şey diyemem. Yoruldum yanlış ve eksik tasarımlarda ömür sürmekten. Yitik cennetimi bulmaktan başka bir gayem yok. Yanlış yerdesiniz. Yanlış yerde olsam da bu yolda yitik cennetimi aramaya devam edeceğim.
Bu şehre benzeyen bir sima: Dante. Melül, kederli, hüzünlü, melankolik… Niye böylesiniz. Gidecek yerim yok. Her yer sizin. Bütün dünya ayaklarınız altında. Ben bu zihniyetin içinde bir yabancıyım. Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Siz yüzyıllardır bizim gönlümüzde yaşıyorsunuz. Kalplerimiz sizin yurdunuzdur. Başını yerden kaldırmıyor Dante. O vaziyette melül mahzun. Belki bulurum aradığımı diyor. Devam ediyor yoluna.
Fazlasıyla düşüme benzeyen adımlar. Yanılıyor olamam. Yolun bir yerinde onunla karşılaşmayı kaçınılmaz buluyordum zaten. Evet, o: Ehmedê Xanî. Dilinde yüzyıllara meydan okuyan o kadim sitran, ölümsüz destan: Mem û Zîn. Nereden böyle pîrim. Van’dan. Hayırdır, ne arıyorsunuz. O şarkıyı. Nedir o şarkı. Benim hüznüm, yalnızlığım, hasretlik acım. Fakat devran değişti pîrim. Şimdi radyolarda hep söylenen Lili Marlen türküsüdür. Biliyorum. Onun için bu çamurlu yollara düştüm ya.
Bir neyin gölgesinde dinleniyorum, Neyzen Tevfik’in gözlerinde demleniyorum. Bir ney nedir indimde. Bir neyzen nedir yeryüzünde. Bir anda bir ses cevap veriyor kendime sorduğum bu sorulara: kâinatın ahengidir. O ezeli terennüm. Blaise Pascal mısınız? Hayır. Onun gibi düşünce sancılarından rahat yüzü görmemiş, bu yüzden kendini yollara vurmuş biri: Tagor derler bana.
“Düşüncenin her korkudan azat olduğu bir ülke
Bir ülke ki insanları dimdik
Dünya duvarlarla bölünmemiş
Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır
Emek kemale uzatır kollarını
Aklın ırmağı alışkanlıkların çölünde kuruyup gitmemiş
Ne olurdu Tanrım! Benim yurdumda da böyle bir ülke olsa!” Şarkısının, temennisinin sahibi. Yeryüzünde yurdumun ağıtını yakan mahzun yürek, koca Tagor…
Nerden gelip nereye gider bu ömürler. Ben neresinde duruyorum, bu akustik düşüncelerin. Kulemi özledim fakat Gever’in çamurlu yollarına düştükten sonra tekrar oraya dönmenin imkânsız olduğunu da biliyorum. Anlıyorum ki akustik düş’ünce deyince insan bir tuhaf oluyormuş. Gerçekliği, dünyası büsbütün değişiyormuş. Ayakları yere basıyormuş. Yaşayınca da garip… İnsan bir düşünce kendi fildişi kulesinden büsbütün akustiğini yitiriyormuş. İnsan oluyormuş. Etten kemikten bir can, bir devran, bir şehir…
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)

.webp&w=3840&q=75)
