3 Ağustos 2014 gecesi telefonum çalmaya başladı ve durmak bilmedi. Yirmi arama, sonra elli, belki de yüz. Hepsi Kuzey Irak'taki Şengal bölgesinden geliyordu. Arkadaşlarım telefonda ağlıyor ve bağırıyordu: "Burada akıl almaz şeyler oluyor. İnsanları öldürüyorlar. Bize yardım edecek kimse yok mu?" Tanıdığım herkesi aradım. Günlerce telefonda hatta kalıp bekledim. O ilk günlerde her yerde bana şu soru soruluyordu: "Peki, önce bize Ezidilerin kim olduğunu söyle?"
12 yıl sonra, bugün artık bu soru cevaplandı. O soru; toplu mezarların görüntüleriyle, başı kesilerek katledilen insanların fotoğraflarıyla ve köleleştirilen kızların görüntüleriyle yanıt buldu. Şimdi dünya Ezidileri tanıyor; ancak bu yıldönümünün bariz ve acı gerçeği başka bir şey. O gerçek şudur: Soykırım sona ermedi, sadece şekil değiştirdi.
Nisan 2015'te Duhok'ta geçici bir ofiste çalışıyordum. Tahliye edilen yaklaşık 1000 Ezidi kadın ve çocuktan hangilerinin derhal yurtdışına transfer edilerek acil psikolojik ve fiziksel tedavi görmesi gerektiğini değerlendiriyordum. Daha öğlen olmadan, toplu katliam, işkence ve tecavüz hikayelerini dinlemeye başlıyordum.
Derken içeri iki kadın ve küçük bir çocuk girdi. Çocuk yaklaşık beş yaşlarındaydı ve kadınlardan birinin kucağında oturuyordu. Onu bu yazıda "Cemil" olarak adlandıracağım. İki kadına sorduğumda, çocuk utangaç bir şekilde kadınlardan birini işaret ederek, "Bu benim annem" dedi; sonra diğer kadını işaret edip, "O da benim annem" diye ekledi.
Peki, bir çocuğun nasıl iki annesi olabilir? IŞİD militanları çocuğun Şengal yakınlarındaki köyüne saldırdığında, Cemil duman ve silah sesleri arasında annesinden kopmuştu. Zorla bir otobüse bindirilen esirler arasında, burada kendisine "Sara" adını vereceğim 16 yaşında bir kız da vardı. O olaydan önce Sara'nın en büyük hayali okuyup bir gün öğretmen olmaktı. Sara, IŞİD'in kızlara ve kadınlara ne yaptığını çok iyi biliyordu.
Sara, küçük çocuğun ağladığını görmüş, yanına gidip kucağına almış ve militanların duyması için yüksek sesle, "Oğlum, buraya gel" demişti. Hayatta kalmak ve kurtulmak için bir çaba olarak başlayan bu durum, sonradan gerçeğe dönüştü. İkisi birlikte tam altı kez satıldılar. Sara dövülmüş, aşağılanmış, elleri ve bacakları kırılmıştı. Hayatına son vermek istediği o karanlık gecelerde, onu bu intihardan alıkoyan tek şey, ona bel bağlayan ve ondan başka kimsesi olmayan o küçük çocuktu.
Sara, diğer kızların çığlıklarını ve bağırışlarını kendi sesiyle bastırmak için çocuğa Kürtçe ninniler söylüyordu. Bu durum sekiz ay boyunca böyle devam etti, ta ki bir amcası onların özgürlüğünü satın alana kadar. Amcası çocuğu gördüğünde "Bu kim?" diye sorar. Sara onu kucağına alır ve şöyle der: "Bu benim oğlum. Ben bugün hayattaysam, sadece onun sayesindedir."
Bu hikayeyi anlatıyorum çünkü içinde aynı anda iki gerçeği barındırıyor: Birincisi, soykırımın uçsuz bucaksız vahşeti. İkincisi ise soykırımdan kurtulanların muazzam direnci. 3 Ağustos'un ne anlama geldiğini bilmek isteyen herkesin şunu bilmesi gerekir: Açıklanan her bir rakamın arkasında bir Cemil ve bir Sara vardır.
3 Ağustos 2014'te IŞİD, Ezidilerin çoğunlukta olduğu Şengal bölgesine planlı bir saldırı düzenledi. Binlerce kişi öldürüldü. Örgüt, 6 bin 417 Ezidi'yi kaçırdı, kızlara ve kadınlara tecavüz etti, onları cinsel köleliğe ve zorla evliliğe maruz bıraktı, insan ticareti yaptı ve çocukları ailelerinden kopardı. Bugün hâlâ yaklaşık 2 bin 600 Ezidi kayıptır.
Şengal Dağı'nda susuzluktan ölmek üzere olan aileler, gökyüzünden uçaklarla atılan, ancak yere düşmenin etkisiyle patlayıp suyu dağın yamacına dökülen su bidonlarının peşinden koşmak zorundaydı. Dünya ise sanki felç olmuş gibi olan biteni her zamanki gibi uzaktan seyretti.
Ezidiler, maruz kaldıkları zulüm ve yok etme saldırılarını "Ferman" olarak adlandırıyorlar. Çoğuna göre IŞİD saldırısı, onlara yönelik 74'üncü fermandı. Bu sayı sadece tarihteki olayları sıralamak için kullanılmıyor; aksine, her yeni saldırının geçmişteki saldırıların yarasını yeniden kanattığı kolektif bir hafızanın ifadesidir.
Bir psikolog olarak hayatta kalanlarla çalışırken şunu gördüm: Şiddet sadece bireylerin hayatına gölge düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm toplumun umut ve hayallerinin de üzerini örtüyor. Büyükanne ve büyükbabaların korkuları nesillerin kabusuna dönüşüyor; çünkü psikolojik travma, savaştaki son kurşunun sıkılmasıyla sona ermiyor.
Soykırımın bıraktığı izler, Kürdistan ve Kuzey Irak'ın dört bir yanındaki yaşamlarda hâlâ görülüyor. İşin aslı, bu yaşam başka bir boyutta soykırımın devamından ibaret. 200 binden fazla Ezidi hâlâ yerinden edilmiş durumda. Evlerinden koparılmalarının üzerinden on yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen, çoğu hâlâ mülteci kamplarında yaşıyor. Şengal'e dönenlerin ise evleri yıkılmış durumda; yeterli okul ve sağlık hizmetlerinden yoksunlar, toprakları kirlenmiş ve bölgeleri rakip siyasi güçler ile silahlı gruplar arasında bölünmüş durumda.
Bu bitmeyen yerinden edilme hali, tarafsız bir duraklama değildir; aksine ailelerin, geçim kaynaklarının ve sosyal yaşamın çökmesine neden olur. Meslektaşlarımla birlikte çalıştığım klinik ve kamplarda; şiddetli depresyonları, intihar krizlerini ve esaretin, sevdiklerini kaybetmenin, yıllarca süren istikrarsızlığın gelişimlerinde derin izler bıraktığı çocukları görüyoruz.
Tehlike sadece insani boyutta değil. Ezidiler, Mezopotamya'nın köklü ve kadim bir dini topluluğudur. Gelenekleri eski çağlardan beri ilahiler, ritüeller, hikayeler ve ortak hafıza yoluyla korunmuştur. Onları bu kadar özel ve durumlarını bu kadar hassas kılan da tam olarak budur. Şarkılarda, ritüellerde ve hikayelerde yaşayan bu kültür; hikaye anlatıcıları öldüğünde ölür ve toplum dağılır. Kimliklerinden koparılma ve zorunlu göç, bombaların tek başına yapamayacağı bir şeyi yapar: Asimilasyon yoluyla yok oluş.
Şengal sadece harita üzerinde bir yer değildir; Ezidilerin yurdudur. Tarlalarının, türbelerinin, mezarlıklarının ve aile tarihlerinin bulunduğu kalptir. Hiç kimse toprağını terk etmemelidir. Evlerini, tarlalarını, anne babalarının mezarlarını asla bırakmamalıdırlar. Ezidiler yurtlarına dönmek istiyor; ancak ne sonsuza dek çadırlarda yaşamaya terk edilmeliler, ne de kamplardan çıkarılıp harabelerin ve tehlikenin içine atılmalılar. Toprakları hâlâ virane durumdadır. Altyapıların çoğu yıkılmış, araziler mayınlarla dolu ve bölge, rakip milisler tarafından bir çatışma alanı haline getirilmiştir. Kalıcı bir yerinden edilme ile zorla geri dönüş arasında önemli olan tek bir şey vardır: O da memleketlerine güvenli ve onurlu bir şekilde dönebilmeleridir.
Bu dönüş daha fazlasını gerektiriyor ve sadece yıldönümü konuşmaları artık yeterli değil. Bağdat ve Erbil, Şengal üzerindeki anlaşmazlıklarını çözmeli ve Ezidileri bölgenin yönetimi, eğitim ve güvenlik kararlarına etkin bir şekilde dahil etmelidir. Evler, okullar, hastaneler, su sistemleri ve yollar yeniden inşa edilmelidir. Patlamamış mühimmat kalıntıları temizlenmelidir. Güvenlik güçleri, rakip güçlerin çıkarlarına değil, bizzat bölge halkına hizmet etmelidir.
Soykırımın Birleşmiş Milletler ve birçok ülkenin parlamentosu tarafından tanınması tarihi bir adımdı; ancak eyleme dönüşmeyen bir tanıma sadece boş bir laf olarak kalır.
Adalet de en az bunun kadar önemli ve gereklidir. Birleşmiş Milletler soruşturma ekibi, IŞİD'in Ezidilere karşı soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçları işlediği sonucuna vardı. Çeşitli Avrupa ülkelerindeki mahkemeler failleri mahkûm etmeye başladı, ancak hayatta kalanların çoğu suçluların cezadan ve hesap vermekten kurtulduğunu izliyor. Kayıpların aranması, cenazelerin kimliklerinin tespit edilmesi ve suçlulardan hesap sorulması süreci kesintisiz devam etmelidir. Irak, Ezidi Hayatta Kalanlar Yasası'nı eksiksiz olarak uygulamalıdır. Hayatta kalanların uzun vadeli sağlık, eğitim ve psikolojik tedavi hizmetlerine erişmesi şarttır.
Ruh sağlığı (psikolojik destek), yeniden inşa sürecine isteğe bağlı olarak eklenecek bir özellik değildir; aksine güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir aile, sürekli korku ve dehşet içinde yaşarken evini yeniden inşa edemez. Bir toplum, umutsuzluk normalleştiğinde kendini yönetemez. İyileşme ve toparlanma; adalete, istikrara ve yeni bir "Ferman"ın bir daha asla yaşanmayacağını bilme güvencesine ihtiyaç duyar.
Böyle bir çağrının dışarıdan nasıl algılanabileceğini biliyorum. Fazla duygusal ve hatta belki umutsuzluk olarak yorumlanabilir. Ancak ben şunu öğrendim: İnsan sadece sahip olduğu geçmişten ibaret değildir; yaşadığı travmadan ibaret değildir. Başına getirilen kötülüklerden ibaret de değildir. İnsan her zaman bundan çok daha fazlasıdır. Ben, hayatta kalanlara sığınılacak bir yer ve bir gelecek sağlandığında neler başarılabildiğini kendi gözlerimle gördüm. Bugün, Kürdistan'ın bir yerinde, Sara ve Cemil kendi hayatlarını yaşıyorlar. Kan bağıyla hiçbir akrabalıkları olmayan bir anne ve oğul, yine de birbirlerine sımsıkı bağlı bir ailedirler. Onlar, sevginin terörden daha güçlü olabileceğinin canlı kanıtlarıdır.
Eğer Ezidiler yok olursa, zarar gören sadece Irak olmaz, sadece Kürdistan da olmaz; insanlık kendi kültürel çeşitliliğinin eşsiz bir parçasını kaybeder. Kürtler de kendi kimliklerinin bir parçasını kaybeder, çünkü Ezidiler bu kültürün en eski köklerine aittir. 3 Ağustos bize, "Bir daha asla yaşanmamalı" sloganının ancak eyleme geçersek bir anlam ifade edeceğini hatırlatıyor; ve evet, hâlâ vaktimiz var. Hayatta kalanların gösterdiği direniş ve dayanıklılık, asla siyasi ihmallerin bir bahanesi haline gelmemelidir. Dünyanın korumakta başarısız olduğu değerleri tek başlarına koruyabilmek adına, hayatta kalanlar her gün yeni mucizeler yaratmak zorunda bırakılmamalıdır.
12 yıl önce insanlar bana soruyordu: Ezidiler kimdir? Bugün soru çok farklı. Acaba uluslararası toplum ve Irak, soykırımdan kurtulan bu insanlar felaketin sonuçları içinde tamamen yok olmadan önce harekete geçecek mi?



