Mircea Eliade, yıllar önce dinler tarihinin ufkunu genişleten şu soruyu sormuştu: "Bir dağ, yalnızca coğrafi bir yükselti değilse nedir?" Bu aslında hem tarihe bakışı hem de tarihî tekstlerde küçük ayrıntıymış gibi duran kavramları sorgulayan bir soruydu. Zira tarih dediğimiz biraz da görünenin ardındaki anlamları keşfetmeye çalışan disiplinin adıydı. Geçtiğimiz günlerde elime ulaşan bir kitap nedense bana Eliade'nin bu sorusunu hatırlatmıştı.
Kitap, sevgili Ender Peker'in "Hristiyan Kürtler Tarihi" adlı çalışmasıydı. Yeni Anadolu Yayınları etiketiyle basılmıştı (bk. https://l24.im/FvBgIC). Ve daha kapağından itibaren okuyucuyu alışılmış tarih anlatılarının dışına çağıran hayli iddialı bir görüntüsü vardı. İsa Mesih'in doğumunu müjdelemiş Zerdüşt Magilerden, 19. yüzyıla kadar geçen tarihsel süreçte Doğu Hristiyanlığı geleneği içindeki Kürtlerin izini sürüyordu. Qardulu Sahak'tan başlayarak Koçanisli Nasturî patriklerin Kürtlerle olan irtibatına değiniyordu. Kitabın ilgi çekici bölümlerinden birisi de Ermeni-Gürcü Kiliselerine bağlı Kürt Zakaryanlar'a ayrılmış kısımdı. Yazar, Süryani, Ermeni, Arap ve batılı kaynaklardan belli ki yararlanmıştı. Mesudî'den de Marco Polo'dan da aktarımlarda bulunmuştu. Birtakım kilise amblemlerinin coğrafi ve kültürel çözümlemelerine kafa yormuştu.
İlgi uyandırdığı için kitabı bir gecede okumuştum. Doğrusu dinî ve etnik kimlikler üzerine iddialı tezler ortaya koyan böylesi çalışmalara öteden beri ihtiyatla yaklaşırım. Çünkü insanlar, bugün taşıdıkları kimliklerinin aynı içerik, aynı sınırlar ve aynı bilinçle geçmişte de olduğunu varsaymaya meyillidirler. Psikolojide özcülük (essentialism) olarak tanımlanan bu ruh hali, tarih yazımında çoğu zaman anakronizme kapı aralayan bir davranış biçimi olarak kendini gösterir. Yani geçmişi kendi çağının şartları içinde anlamaktan ziyade, bugünün kimlik kalıplarını tarihin üzerine giydirmeye çalışan bir eğilime dönüşür. Bu hâl tarihi, tarihî karakterleri ve herkesi kendi gibi tasavvur etmenin psikolojisidir. Oysa tarih, bugünün aynasında seyredilecek bir yansıma değildir. Demem o ki Helen'i Helin olarak okumanın tarihçilikte hiçbir karşılığı yoktur.
Hele hele Hristiyanlık ile Kürt tarihi gibi hem ilmî hem de ideolojik tartışmalara açık bir sahada okuma yaparken iddiaların heyecanına kapılmamak gerek. Aklın, bilimin ve serinkanlılığın gereği olarak kaynakların sükûnetine kulak vermeli. Çünkü "ihtiyat, hikmetin yarısıdır" denilir. Bu sebeple kitaptaki iddialı tezler karşısında ihtiyatı da elden bırakmadan, ben de birtakım notlar aldım.
Evvela kitabın metodolojik açıdan tartışılabilecek yönleri, tamamlanmayı bekleyen boşlukları hiç de az değildi. Kitabın en önemli metodolojik eksikliklerinden biri, paragrafların hangi disiplin perspektifiyle kaleme alındığının belirsiz olmasıydı bana göre; bir diğeri ise kronolojinin dağınıklığıydı. Çünkü okuyucu, birçok yerde genel tarih ile dinler tarihi arasında gel-gitler yaşıyordu. 10. yy ile 18. yy gibi uzun bir tarih aralığında dolaşmak, kalem oynatmak öyle her babayiğidin harcı değildir. Yazarın kitabındaki bu tercihi, formasyon ve bilimsel araştırma teknikleri ile teorik hazırlık yetersizliğinden kaynaklanıyordu sanırım.
Lakin tüm eksikliklerine rağmen, her eser bilgi yığınlarıyla değil, sorduğu sorularla değer kazanır ya işte bu da öyle bir kitaptı. Eksikleri tartışılabilirdi. Hatta kitabın bazı tezlerine itiraz da edilebilirdi, nitekim benim de itirazlarım vardı. Fakat Mezopotamya'nın Hristiyan hafızasında Kürtlerin yerini yeniden düşünmeye davet edici böyle bir kitabı, bu cesur bakış açısını görmezden gelmek ve içindeki yaklaşımları bütünüyle reddetmek de olsa olsa cehaletin bir başka konformizmi olurdu. Çünkü bir kitabın değeri, bazen verdiği cevaplarda ya da işlediği konularda değil, okuyucunun zihninde uyandırdığı sorularda saklıdır. Kürtlerin, tarih boyunca dinlerin ve mezheplerin kesiştiği kadim bir coğrafyanın aslî unsurlarından biri olduğu söyleniyorsa -ki tarih bunun aksini iddia etmez- o hâlde Hristiyanlık ile Kürtlerin yollarının nerede kesiştiği, bu temasın nasıl bir tarih ürettiği ve hafızalarda nasıl yer edindiğini sormak da meşru bir araştırma konusu olmalıydı. İşte kitapta bu soruların izi sürülmüş ve bunlara cevap aranmıştı, bu yüzden kıymetliydi. Ancak bu sorulara cevap aranırken iki çok önemli tarihî kaynak sanırsam gözden kaçmıştı. Bu kaynaklardan birisi, hagiyografilerdi.
Hagiyografiler: Kutsal şahitlikler Hagiyografi, Hristiyanlık geleneğinde, azizler ve kutsal kişilerin hayatlarını konu alan metinler ile bu metinlerin meydana getirdiği edebî türe verilen isimdir. İslam kültüründeki menakıbnâmelere benzeyen bu eserler, özellikle 5. yüzyıldan itibaren Sasani Kralı II. Şapur (309-379) döneminde Sasani-Roma rekabetinin kurbanı olmuş Hristiyanların yaşadığı baskıların ardından bilhassa Süryani edebiyatında geniş bir külliyat hâline gelmiştir. Süryanicenin yanı sıra Grekçe, Ermenice, Gürcüce ve Soğdca örnekleri de bulunan hagiyografiler, her ne kadar menkıbevî ve mucizevî anlatılar ile kimi fantastik bilgiler içerse de, Sasani-Roma çağının dinî, sosyal ve siyasi yapısına dair önemli bilgiler barındırır. Bunların en eski ve en önemli koleksiyonlarından biri, Meyafarkîn (Silvan) Piskoposu Mar Marusa'nın 5. yy'da derlediği "şehit menkıbeleri" adlı koleksiyondur. Bu koleksiyonlarda Mazdaistler, Hristiyanlar, Yahudiler ve Maniheistler arasındaki ilişkiler, yaşanan din değiştirme hadiseleri ve çok dinli toplum düzenine dair başkaca kaynaklarda rastlanmayacak ayrıntılar saklıdır (bk. https://l24.im/7yQ15zX).
Fakat bu metinlerin dikkat çekici yönü yalnızca anlattıkları hadiseler değildir. Satır aralarına serpiştirilmiş tarihî-coğrafi bilgiler ile onomastik malumatlar da en az olaylar kadar konuşkandır. Örneğin Yezdin, Azad, Gûlnar, Pola, Pirûz, Şervin, Şêr(u)ve, Hurşid, Şapur, Hirmiz, Adar, Behnam, Verda... Hagiyografilerde karşımıza çıkan tüm bu özel isimlerin hemen hemen hiçbirisi Sami kökenli değildir. Aksine tamamı İranî dil dünyasına ait isimlerdir. Daha da önemlisi, bu isimleri taşıyan kişilerin ortak kaderi ya Zerdüştlükten Hristiyanlığa geçmiş olmaları ya da Hristiyanlığı kabul ettikleri için Zerdüştlüğün dinsel despotizmi ile karşı karşıya gelmiş bulunmalarıdır.
Öyleyse bu İranî isimleri taşıyan Zerdüştiler kimlerdi? Bugün bile Farsçada olmayıp sadece Kürtçede yaşamaya devam eden Pola, Azad, Yezdin, Şervin, Gûlnar, Şêr(u)ve, Adar vb. isimler yalnızca dilbilimsel bir tesadüf müydü yoksa Sasani coğrafyasındaki İranî halklardan olan Kürtlerin tarih sahnesindeki izlerini mi taşıyordu? Eğer bu isimler yüzyıllardır Kürt dilinin ve kültürünün yaşayan bir parçasıysa -ki öyledir- hagiyografilerde adı geçen bu Hristiyanlığı kabul etmiş Zerdüştlerin Kürtlerle olası irtibatı işlenemez miydi? Bu tarihî isimler ideolojik kabullerden ziyade, kendi tanıklıkları üzerinden okunmayı hak etmiyor muydu? Bence kitaptaki en önemli eksikliklerden birisi buydu. Kitaptaki diğer bir önemli eksiklik ise kadim bir kronikti.
Nusaybinli İliya Kroniği: Mervanilere tutulan ayna
Süryani kroniklerine aşina olanlar bilir, bu kroniklerin kahir ekseriyetinde Emevi idaresine karşı hissedilen belirgin bir sempati vardır. Kanaatimce bunun sebebi, Emeviler döneminde Süryani cemaatlerinin mazhar olduğu himaye ve görece istikrarlı hayatın kroniklere müspet bir dil olarak yansımış olmasıdır. Ancak bu kronikler arasında bir tanesi vardır ki onda ne Emevilere ne de Abbasilere, sadece Kürtlerin medar-ı iftiharı olan Mervanilere dair yapıcı bir dil ve hayranlık söz konusudur. O da Nusaybin Nasturî Metropoliti İliya (öl. 1045) tarafından kaleme alınmış olan kronolojik dünya tarihi yani Nusaybinli İliya Kroniği'dir. 1019 yılında parşömen üzerine yazılmış bu kronik, ilk olarak 18. yy'da Claude Rich tarafından Musullu bir köylüden satın alındıktan sonra British Müzesi'ne götürülmüştür.
Ancak kroniğin önemi yaşadığı bu uzun serüven değildir. Asıl dikkate değer tarafı, satır aralarına sinmiş olan Mervanilere duyulan minnet ve şükran hissidir. Çünkü söz konusu eser, Mervani Kürtlerinin sağladığı patronaj ve himaye neticesinde ortaya çıkmış bir eserdir ve İliya da tıpkı iki tabip kardeşi, Zahidu'l-Ûlema Ebû Said Mansur b. İsa ve Ebû'l-Ûla Said b. Sehl gibi Mervanilerin himayesine mazhar olmuş biridir ve o da kardeşleri gibi son nefesini Mervanilerin payitahtı Meyafarkin'de vermiştir. Onun o bilim tarihine mal olmuş "Mecalis-i Seb'a" oturumları dahi Mervanilerin ünlü veziri İbnü'l-Mağribi (öl. 1027) tarafından tertip edilmiştir. (Tarihte Müslüman-Hristiyan diyaloğunun en erken örneklerinden birisi olan bu oturumlar ile Mervaniler dönemindeki Süryaniler hakkında ayrıntılı bir okuma yapmak isteyenler için Yusuf Baluken'in bu alandaki kıymetli çalışmalarına özellikle bakmalarını tavsiye ederim, bk. https://l24.im/2vhfY0e ve https://l24.im/N6p3g)
İliya Kroniği'nde bir kimlik tanımı: Yakubî Kürtler
Kimi tarih tezlerinde Nasturi ve Kildanilerle Kürtlerin ya da Kürt Nasturi, Kürt Kildani gibi tanım ve tartışmalara tanıklık etmişizdir. Ancak İliya Kroniği'nde bu tartışmaya yeni bir boyut kazandıracak bir ayrıntı söz konusudur. O da kronikte geçen, "Yakubî Kürtler" tabiridir. Kroniğin hem Süryanice hem de Arapça metninde kayda geçmiş bu ifade, ortaçağdaki yukarı Mezopotamya havzasının dinî ve toplumsal dokusunu anlamamıza yardımcı olacak tarihî bir vesikadır. Nasıl ki Mevlana'nın Mesnevî'sinin dibacesinde yer alan, "Kürt olarak yattım Arap olarak kalktım" sözü, Kürt mutasavvıflarının ortaçağ tarihindeki varlık mührü mesabesindeyse, İliya Kroniği'ndeki bu tabir de, tarihte yaşamış Yakubî Kürtlerin varlığına vurulmuş bir diğer mühürdür.
Zira söz konusu bu kayıt, geçmişte Hristiyan Kürtlerin olduğunu ve bu Hristiyan Kürtlerden bazılarının da Süryani Ortodoks hiyerarşisini yeniden inşa etmiş Mor Yakup Baradai'nin (öl. 578) takipçileri arasında yer aldığını açıkça gösteriyor. Kroniğin verdiği bu bilgiye göre bunlardan yüzlercesi, Mesih taraftarı oldukları gerekçesiyle kılıçtan geçirilmiştir. Dolayısıyla burada karşımızda duran şey, soyut bir ihtimal ya da modern bir yorum değil, bin yıl öncesinde yazılmış somut bir tanıklıktır.
Binaenaleyh ilgili tanımdaki "Kartwāya-Kartwōyo" kelimesini bir bölge adı şeklinde yorumlamak teorik olarak mümkün görünse de gerek gramer açısından aldığı aidiyet eki (-wāya / -wōyo), gerekse diğer karineler, bu tanımla kastedilenin Kürtler olduğunu göstermektedir. Nitekim Rabban Mar Saba (öl. 532) biyografisinden tutun da ortaçağda kaleme alınmış birçok Süryani kroniğinde bu kelime Kürtleri tanımlamak için Kartwāya-Kartwōyo biçiminde de yazılmış ve kullanılmıştır.
Ayrıca, sevgili Aziz Bulut'un modern Süryanice-Türkçe Sözlüğü'nde de (1996, s. 150) "Kartwōyo" kelimesinin karşılığı açıkça "Kürt" olarak verilmiştir. Daha da önemlisi, Süryanice ve Arapça iki dilli olarak yazılmış İliya Kroniği'nin bizzat kendisinde bile bu ifade, hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde el-Ekrâd / الاکراد olarak belirtilmiştir. Üstelik bu Arapça kısımları kaleme alanlar da öyle sipariş usulü çalışan müstensihler ya da bölgeyi bilmeden bilgi üretmiş oryantalistler değil, bizzat Kroniğin müellifi İliya ve öğrencileridir. Şayet burada bir yanlış okuma, tercüme hatası yahut bir istinsah problemi aranacaksa, bunun muhatabı doğrudan doğruya İliya ve öğrencileridir.
Eğer bu ifade, bazı araştırmacıların nazarında kroniğin şahitlik ettiği tarihî bir hakikatten ziyade, tasavvur edilmesi dahi istenmeyen bir ihtimal gibi karşılanacaksa -ki mümkündür- bu durumda tarihçinin ve araştırmacının vazifesi, kapıyı peşinen kapatmak yerine, ilmî bir ihtiyat ve olgunlukla o kapıyı aralayıp ardında neyin saklı olduğuna bakmaktır. İliya ve öğrencilerinin bin yıl önce kaydettikleri -bana göre- bu çok önemli tanım, ön kabullerle yahut kategorik hükümlerle geçiştirilmeden, ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn mertebesinde titizlikle ele alınması gereken tarihî bir veridir. Zira bu tanım bize Mezopotamya'nın çok kimlikli yapısını gösteriyor. Keza, Mezopotamya gibi bir geçiş koridorunda yaşamış toplumlardan saf, değişmeden kalmış ve birbirinden bütünüyle yalıtılmış kimlikler beklemek, nehri akarken durdurmaya çalışmak kadar akıl dışıdır. Bölgenin binlerce yıllık serencamı bize gösteriyor ki burada halklar birbirine değmiş, akrabalaşmış, ayrışmış, yeniden birleşmiş, inançlar değişmiş, diller dönüşmüş, kimlikler ise zamanın ve tarihin potasında defalarca yeniden şekillenmiştir. Bundan daha tabiî ve daha reel nasıl bir kimlik tasavvuru tahayyül edilebilir ki?
Bu bakımdan sözü edilen kroniğin, kıymetli araştırmacı Gazi Aydın tarafından doktora tezi kapsamında titizlikle inceleniyor olması da ayrıca memnuniyet vericidir. Şüphesiz bu çalışma, hem kroniğin daha geniş çevrelerce tanınmasına hem de ilgili tanımın bilimsel olarak tartışılmasına katkı sağlayacaktır. Ve belki de sözünü ettiğimiz bu tanım, mezkûr çalışma sayesinde, uzun zamandır görmezden gelinen bir hakikatin yeniden hatırlanmasına, asırlardır kapalı duran bir kapının aralanmasına da vesile olacaktır. Zira tarih, kimliklere göre peşin hükümler vermekle değil, belgelerin sessiz fakat sarsıcı tanıklığıyla ilerler.
Dolayısıyla Hristiyan Kürtler Tarihi kitabının ikinci baskısında İliya Kroniği ile hagiyografik kaynakların da anlatıya dâhil edilmesi, Eliade'nin işaret ettiği dağın yalnızca coğrafi bir yükselti olmadığını gösterebilir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



