Herkesin bir İstanbul’u vardır kalbinin derinliklerinde, bir yerlerde. Hem görüp yaşayanlar için hem de uzaklardan bakanlar için yadsınamaz bir gerçektir bu. Ben uzun yıllar boyunca İstanbul’a uzaklardan bakanlardan oldum. Deli gibi sevdim, uzak kaldım. Orhan Pamuk’un İstanbul’unu okuyunca hüzünlendim. Yine kendime uzak kaldım. Hiçbir zaman Pamuk’un İstanbul’u gibi bir İstanbul’um olmayacaktı. Nasıl ki Pamuk, Nerval’in, Gautier’in, Amicis’in, Yahya Kemal’in, Ahmet Hamdi’nin İstanbul izlenimlerini okuyunca kendince bir hüzne kapıldıysa, ben de Pamuk’un İstanbul hakkındaki izlenimlerini okuyunca hüzünlendim; fakat bu hüznümün bambaşka yönleri, bambaşka bir anlamı var.
Evvela İstanbullu olmadığımı, kökenlerimin Mezopotamya’ya uzandığını hatırlıyorum. Benim için İstanbul, Mardin’de tarihî taşlarının kalbinde uçsuz bucaksız Mezopotamya coğrafyasını izlemektir. Ontolojik açıdan boğaz medeniyeti benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Ben Fırat ve Dicle’yle anlam buluyorum hayatta. Dicle ne söylerse bana, Fırat nereye götürürse beni... Çünkü ait olduğum sularda, emin ellerde olduğumu biliyorum.
Biri kız, biri oğlan iki çocuğum oluyordu. Kızın ismini Dicle, oğlanın ismini Fırat koyuyordum. Dicle anneme, Fırat babama benziyordu. Gözlerinin rengiyle, saçlarının dalgasıyla, ellerinin sıcaklığıyla umut oluyorlardı bana çocuklarım. İnsan olduğumu hatırlıyor, ayaklarımı toprağıma daha sağlam basıyordum. Dicle’m alıp götürüyordu beni uzaklara, Fırat’ım yeni hikâyeler anlatıyordu bana. Elim ayağım oluyordu çocuklarım. Mezopotamya’ydım ben, bin yıllardır yerinde yurdunda bekleyen. Hiçbir yere gitmeyecektim ölülerimle, acılarımla, umutlarımla ve hayallerimle. Çocuklarım beni hiçbir zaman bırakıp gitmeyeceklerdi.
Ben şehir olarak İstanbul’un karşısına Diyarbakır’ı koyabilirim. Geçmişim, kültürüm, tarihim Diyarbakır surları arasında anlam bulur. İstanbul benim için uzak bir hatıra olarak kalacak hep. Hewlêr’de, Duhok’ta, Mahabad’da, Afrîn’de, Qamişlo’da, Hakkâri’de, Cizre’de göçerliğime dair izler bulabilirim ancak. Bu da beni hayata geç başlamanın kapısında bırakıyor. Ve dışarıda. Hayata erkenden atılmak için de hiçbir neden kalmıyor. Hüznün kısa cümleleriyle sağa sola yalpalayıp duruyorsun. Düşüyorum, kalkıyorum ve binlerce yıllık geçmişi olan yolculuğuma devam ediyorum.
Ayastefanos rüyalarıma girmeyecek hiçbir zaman. Bir sonbahar akşamında telaş içinde evlerine giden insanlara bakıp efkârlanmayacağım veyahut ciddi gözlemler yapıp fevkalade tespitlerde bulunmayacağım. Hep eksik kalacağım İstanbul’da ve öyle anlaşılıyor ki hiç kimse hiçbir zaman bu boşluğu dolduramayacak. Sürgünlük hikâyeleri bile avutamayacak beni. Ne de koçberlerin ince içli sözleri.
Hevsel Bağları’ndan hiç çıkamayacağım ama. Sonra dengbêj meclislerinden, eski zaman divanlarından. Xêcê ile Siyabend’i arayacağım Süphan Dağı’nın eteklerinde. Şerefname’nin tozlu sayfaları arasında arayacağım köklerimi. Van Gölü’nde kaybolacağım bir akşamüstü. Urmiye’de anadilimin çığlığıyla uyanacağım bir gece vakti. İzini süreceğim dengbêjlerimin; Tehsîn Taha’nın, Îsa Berwarî’nin, Mihemed Şêxo’nun, Mihemed Arîf Cizrewî’nin, Meryem Xan’ın, Aslîka Qadir’in, Sûsika Simo’nun ve diğerlerinin.
Yolumun İstanbul’dan geçmesini isterdim. Daha doğrusu, İstanbul’un hayatımda belirleyici bir rolü olmasını. Fakat böyle olmuyor. İstanbul’un çok uzağında hayata gözlerimi açtığım yüce dağlar, yeşil yaylalar, düz ovalar beni çağırıyor. Kendimi kadim topraklarımda buluyorum. Buralarda doğdum, buralarda ölmek ve kıyamete durmak isterim. İnsan kökü olmadan ayağa kalkamaz, kendisiyle yüzleşemez ve hakikatine bakamazmış. Benim köküm Mezopotamya’dadır, çocuklarım ise Dicle ve Fırat. Anama benzeyen Dicle, babama benzeyen Fırat.
Galata Köprüsü’nü televizyonda gördüm ilkin. Mevlevi tekkelerinin ismini duydum sadece. Topkapı’nın ismi uzak mesafeler çağrıştırıyordu bana. Sultanahmet’i Halide Edip’in kitaplarından biliyordum. Marmara’ya tarih penceresinden baktım ilkin. Boğaz’ın göz kamaştırıcı manzarasına ilkin müzakerelerin boğucu havasının eşliğinde, daha sonra da Ahmet Hamdi’nin kalemiyle baktım. Abdülhamit’in evhamlarına mesken olan Yıldız’a uzaklardan bakar oldum yine. Ben İstanbul’u başkalarının tasvirleriyle, izlenimleriyle, anlatımlarıyla tanıdım. İstanbul benim için hep başkası olarak kaldı bu yüzden. Ötekilerinin anlattıkları. Ben Diyarbakır ile hayata gözlerimi açtım, büyüdüm. İstanbul’um daha çok Diyarbakır’a benzer bu yüzden.
Yine de özeldir benim için İstanbul; çünkü gençliğimin ilk ideallerine dayelik yapmıştır. Küllerimi savurduğum her semtinde kendimle karşılaşmam güç değil. Yabancılığımı çağrıştırıyordu baktığım her şey. Sonra martılar. Uzaktan bir söz, delikanlıca bir yemin deyip de geçemem. Sözümü tutmadım, o ayrı mesele. Tutamadım daha doğrusu. Feshettik karşılıklı olarak. Yanlış yerde, yanlış iş üzerinde olduğumu anlattı kendince. Tamam, dedim ben de. Mezopotamya’da ulaşabilecektim kendime, İstanbul’a çıkmaya devam etse de bütün yollarım. Uzaklıkların içinde çelişkileri görüyordum. Martılara bakıp yağmur kuşları tutuyordum. Hüzünlüydüm. Hem de en hassas yerimden.
Yalnızlığımın aynasını tutuyorum İstanbul’a. Ötekilerini görüyorum bir bir. Sonra karanlıkları, umutsuzlukları ve kayıpları... Ne çokmuşlar meğer. Hiçbir gökkuşağı dokunmamıştır gözlerime böylesi demlerde. Hiçbir renk karşılayamaz boşluğu. Diyarbakır zindanlarında gizli tarihimi okuyorum yosun tutmuş esmer taşlarda. Bir İstanbul gelecek ve çıkaracak beni bu zindanlardan. Böylesi bir İstanbul olmadığını da bilirim sonra. Ayağı kırık atımı sürer, Mezopotamya’nın yolunu tutarım. Uzaklardan el sallıyor bana çocuklarım Dicle ve Fırat. Sesini duyuyorum onların, kokusunu alıyorum toprağımın. Çağırıyor beni Dicle annemin diliyle, sarılıyor bana Fırat babamın kollarıyla.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



