Bu yazı dizisi üç bölümden oluşuyor. Ana medyada az görünür olan Alevi yol süreklerinden üçünü daha görünür kılmak amacıyla yazıldı. Daha çok Türkiye'nin batısında yaşayan Yörük, Tahtacı ve Çepni Alevilerinin düşünce ve yaşam biçimi, tarihsel arka planı ile Aleviliği yaşayışları konu edilecek. Görüleceği gibi ana damarı tarihî Kürdistan'da olan bu yolun, kendisini siyasi ve ritüel olarak nasıl konumlandırdığı ve düşüncesini nasıl yaşattığı ele alınacaktır.
İlk İttihatçı araştırma ve asimilasyon çalışmalarından siyasi temelli savrulmalara kadar uzanan operasyonel bir süreçten bahsediyoruz. Biz, bütün zamanlarda Alevi yolunun sürekler toplamı olduğunu savunmuştuk. Kabul ettiğimiz Hakikatçı sürek, bu kapsayıcılığı gerektiriyor ve Aleviliği siyasetler dışı tutarak yolu derinleştirebileceğimizi öngörüyor.
Kökleri Kürdistan'da olan bu düşünce, Alevilikte inkârı reddeden bir anlayışla 72 şartı temel alır ve "72 millet" anlayışını, Kürdleri dışlayan yanlış bir algıyla ele almaz. Bu asimilatif anlayış ise "biz hepimiz insanız" söylemi üzerinden Kürd olmamayı hedefler.
Prof. Dr. Ayfer Karakaya-Stump'ın, Namık Kemal Dinç ile Numedya'da 15 Mart 2026 tarihinde yaptığı röportajda, bizim bahsettiğimiz bu tarihsel yok olma sürecini çarpıcı bir örnekle aktarıyor:
"İki yıl önce Adıyaman'da konuştuğum birisi 'öz Kürdüz' diyordu. Son görüştüğümüzde ise 'şimdi okudum, biz öz Türküz' diyordu. Okuduğu kitaplara baktım; sonuç buraya gelmişti."
Resmî otoritenin, Yörük, Tahtacı ve Çepniler üzerinde yürüttüğü, katliamlara kadar varan asimilasyon ve köklerinden koparma operasyonu da aynı anlama geliyordu.
Daha önce yazdığımız gibi, her milletten Alevi ve süreklerini kabul edenler olabilir. Fakat ilk asimilasyon çalışmalarını yürütenlerin referans aldığı fikirlerin alt yapısına bakıldığında, bu toplulukların geldikleri yer ile onlara atfedilen veya kabul ettirilen kimlik arasında büyük farklılıklar olduğu görülmektedir.
Karmaşık kimlik kabulleri, Alevi yorumunu ve tarihsel bağlarını sıkıntıya sokarak onu dış siyasi ve inanç sistemlerine açık hâle getirmektedir. Bugün yaşanan tanım sorunlarının temelinde de bu toplumsal kabul yatmaktadır.
Suriye Arap Alevileri katliamı üzerinden Kürdi yapıya saldırmak, bir devlet operasyonu olarak kolayca kabul görüyor. Buna Baasçı Suriye Alevi önderleri ile Türkiye ve Avrupa'daki Alevi kurumları ve sözcüleri de alet oluyor. Oysa gerçek şudur: Rojava'daki Kürd gücü olmasaydı, Suriye'deki Alevi katliamı ve sürgünü çok daha ciddi boyutlara ulaşabilirdi. İlk yardım Lazkiye'ye, Barzani Yardım Vakfı tarafından Erbil'den ulaştırılmıştır.
Kürde saldırmanın ve onu hedef almanın karşılıksız kaldığı, herhangi bir yaptırımı olmadığı düşünüldüğü için bu yol tercih edilmektedir. Böylece katliamlara sıkışıp kalınmaktadır. Suriye Alevileri katliamları ile Temmuz Sivas Katliamı'nın da sistemin Alevi toplumunu bir boşlukta bırakmak amacıyla planladığı ve organize ettiği olaylar olduğu anlaşılmaktadır.
Fuat Köprülü, elindeki devlet olanaklarını da kullanarak Alevi asimilasyonu için Bektaşiliği ve Türklüğü propaganda unsuru hâline getirmiştir. Büyük olasılıkla sahte isimle yayımlanan M. Tevfik Oytan - Bektaşiliğin İç Yüzü kitabının yazarının da Fuat Köprülü olduğu düşünülmektedir.
M. Dressler, bunun tarih ve Alevi düşüncesini Türklük merkezine bağlayan açık bir sosyolojik kurgu olduğunu, Fuat Köprülü operasyonu üzerinden açıklar. Aynı döneme denk gelecek şekilde yayımlanan Bektaşiliğin İç Yüzü kitabında M. Tevfik Oytan da bu asimilasyonun temelini atmıştır.
Biz bunun bir istihbarat sosyolojisi olduğunu ve böyle bir yazarın gerçekte bulunmadığını çeşitli defalar yazdık. Yanlış üzerine kurulan tarih, toplum, kurum ve entelijansiya tarafından kabul görünce düşünce sisteminde psikolojik bir boşluk oluşmaktadır.
Baha Said ve İttihatçılar, Kürd Aleviliğini yanlış temeller üzerinde sürdürmek ve asimile etmek amacıyla devlet destekli alan çalışmaları yapmış, böylece yeni dönemin yanlış tarih anlayışının başlangıcını oluşturmuşlardır.
Devletin, neredeyse 12. yüzyıldan günümüze kadar düşünceyi ve yolu asimile edip manipüle etmeye çalıştığı yönündeki görüş giderek kabul görmektedir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bu arayış ve planlama, Mehmet Fuat Köprülü'nün "Türkleştirme" projesi çerçevesinde hazırlanan ve 14 Haziran 1934'te çıkarılan Türk Yeniden İskân Kanunu ile uygulamaya konuldu. Kanun, etnik ve inanç azınlıklarına asimilasyon ve göçü dayatıyordu.
Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın, "Yasa, tek dilin konuşulduğu, aynı ideal ve duyguyu taşıyan bir devlet oluşturacaktır." sözü, özellikle Müslüman olmayan topluluklar ve Dersim üzerinde uygulamaya geçirildi.
"Dil, kültür ve kan birliği" anlayışına dayanan bu ırkçı düşünce kapsamında üç bölgeli bir sistem öngörüldü:
- Birinci Bölge: Türk kültürü ve nüfusunun artırılması gereken bölgeler.
- İkinci Bölge: Türk kültürüne asimile edilecek bölgeler.
- Üçüncü Bölge: Askerî, ekonomik, halk sağlığı ve siyasi gerekçelerle kontrol altında tutulacak bölgeler.
Bu asimilasyon araştırmalarının uygulayıcıları olan Baha Said, Yusuf Ziya Yörükan ve Fuad Köprülü, devletin bütün imkânlarıyla desteklenmiş ve uzun yıllar boyunca bu operasyonu yürütmüşlerdir.
Genel kabul, Tahtacı, Yörük ve Çepnilerin aynı Alevi tarihinden geldikleri ve aynı kültür içerisinde yer aldıkları yönündedir.
1920'li yılların başlarında bu aşiretlerin ve ocakların, Orta Kürdistan'da Kızılbaş Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Maraş, Malatya, Sivas ve Elbistan yöresinden geldikleri yönündeki görüşler ağırlık kazanmaktadır.
Ellerinde bu aşiretlerin Kürd olduğuna dair çok sayıda referans ve kaynak bulunmasına rağmen, bunun tam tersini savunmak amacıyla manipülatif bir tarih inşa edilmiştir.
Anlaşıldığı kadarıyla, bütün asimilasyonlara rağmen bölgede sürdürülen Alevi yolu, Orta Kürdistan'daki Kürd Aleviliği ile büyük ölçüde aynıdır.
Bu araştırmayı yaparken dikkatimi en çok çeken husus, Tahtacı, Yörük ve Çepni Alevilerinden söz edilirken Türklükleri, Türkmenlikleri veya Oğuz boylarından geldikleri yönündeki ısrar oldu.
Buna karşılık, Kürd Alevilerinden bahsedilirken hiçbir zaman Kürdlükleri aynı ısrarla vurgulanmamaktadır. Yukarıdaki bağlantının ne anlama geldiğini asimilasyon açısından değerlendirmekte fayda vardır.
Türkmenlik, Türklük ve Oğuzluk yönündeki bütün ısrara rağmen, bu ocakların tarihsel bağlantıları bugüne kadar kesin olarak ispatlanamamıştır. Bu söylem, daha çok resmî ideolojinin 19. yüzyıl sonrasında geliştirdiği bir vurgu olarak devam etmektedir.
Özellikle Alevi Kürdlerin bu konu üzerinde biraz daha düşünmeleri gerekmektedir.
Akdeniz-Toros dağ silsilesinde ve Batı Ege'de nüfusları bulunan Yörük Alevileri daha çok Toroslar'da yaşamlarını sürdürmektedir.
Ege ve İç Anadolu'da, özellikle Batı Anadolu'da yaşayan Yağcı Bedirli Yörükleri gibi aşiretler Balıkesir, Bergama, Sındırgı ve Kepsut çevresinde hem kışlak hem yaylak kullanarak yaşamışlardır.
Mersin-Silifke-Gülnar-Antalya hattında göçebe Yörük kültürünün en güçlü temsilcileri olan Sarıkeçililer gibi aşiretlerin yaylak ve kışlak rotaları hâlâ canlılığını korumaktadır.
Sivas, Tokat, Yozgat, Kayseri, Çorum, Amasya ve Nevşehir civarında yaşayan ve bugün yerleşik hayata geçmiş olan Sıraçlar da tarihsel olarak Yörük kökenlidir.
Osmanlı döneminde Rumeli'ye yerleştirilen Yörük toplulukları ise Makedonya, Trakya ve Bulgaristan çevresinde yoğunlaşmıştır.
Yakın geçmişe kadar tamamen içe kapalı, geleneksel konar-göçer bir yaşam süren Yörük Alevileri geçimlerini temel olarak hayvancılıkla sağlamaktadır.
Çok güçlü bir âşık edebiyatına sahip olan Yörüklerin efsaneleşmiş ozanları, bu topluluğun adeta dengbêjleri düzeyindeki anlatıcılarıdır. Karacaoğlan ve Dadaloğlu bunların en bilinenleridir.
Özellikle Dadaloğlu'nun, Osmanlı'nın yerleşik yaşama geçirme politikalarına karşı yazdığı:
"Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir.”
Kalktı göç eyledi Avşar illeri
Ağır ağır giden iller bizimdir
Arap atlar yakın eyler ırağı
Yüce dağlar aşan yollar bizimdir
Belimizde kılıncımız kirmanı
Taşı deler mızrağımın termanı
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın, dağlar bizimdir
Dadaloğlu, yarın kavga kurulur
Öter tüfenk, davulbazlar vurulur
Nice koç yiğitler yere serilir
Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir
Şiir, oldukça bilinen bir başkaldırı eseridir.
Edebiyatta ise oldukça vurucu ve çeşitli biçimlerde anlatılan Yörüklerin yaşamı; roman ve öykülerde çoğu zaman doğayla mücadele eden, göçebe kültürün temsilcileri olarak işlenir. Kürd yazar Yaşar Kemal, Yer Demir Gök Bakır ve Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanlarında Toros Yörüklerinin yaşamını ve dramlarını anlatır. Fakir Baykurt ve Abbas Sayar da romanlarında Alevi Yörüklerin kültürü ile doğayla kurdukları ilişkiyi konu edinmiştir.
Özel bir nüfus sayımı veya kesin bir veri bulunmamakla birlikte, Yörük nüfusunun yaklaşık 2 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bu nüfusun bir bölümü Sünni olmakla birlikte, kesin rakam bilinmemektedir. 1960'lara kadar göçebe nüfusun yaklaşık 10 bin kişi olduğu belirtilirken, daha sonraki dönemlerde göçebe yaşayanların sayısının 100 bini aştığı ifade edilmektedir. Bugün ise bu sayıya ilişkin kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
Yaşamlarını genel olarak mevsimsel konar-göçerlik ve hayvancılıkla sürdürürler. Alevi nüfusunun Sünni nüfusa göre daha az olduğu varsayılsa da, Sünni nüfus dâhil olmak üzere gelenek, görenek ve adetler bakımından Alevi kültürüyle büyük benzerlikler bulunmaktadır. Bu durum, Sünni Yörüklerin zaman içerisinde Sünnileştiği şeklinde de yorumlanabilir.
Osmanlı döneminden başlayarak Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar birçok Yörük aşireti, inançlarını gizlemek zorunda kaldıkları için kendilerini Sünni olarak tanımlamış ve zamanla asimile olmuştur.
Doğayla iç içe yaşadıkları için Alevi Yörükler, doğaya ve çevrelerindeki canlılara karşı oldukça saygılı ve koruyucu davranırlar. İnanç bakımından, bütün Alevi kültürü ve tarihinde olduğu gibi, ölüme değil ruhun değiştiğine ve göçtüğüne inanırlar. Yaşadıkları çevredeki toplumlardan farklı olarak kadınları örtünmez; cemlerde, semahlarda ve muhabbet ortamlarında kadınlar ve erkekler birlikte bulunur, birlikte konuşurlar.
17. yüzyıldan itibaren bölgeyi gezen seyyahlar ve misyonerler, Yörük Alevi topluluklarının İran Safevilerine, Şah yönetimine bağlılıklarını, Hazreti Ali'ye duydukları muhabbeti, kırmızı başlık taktıklarını ve diğer bölgelere benzemeyen, kendilerine özgü bir Türkçe ağızla konuştuklarını yazmışlardır.
Öyle ki, İslam'a veya diğer semavi dinlere uymayan uygulamalarla karşılaştıklarında, bu inanç sisteminin bildikleri dinî yapılara benzemediğini görmüş; bu davranış biçimleri karşısında şaşırmış ve bunları tanımlamakta güçlük çekmişlerdir.
Yine aynı dönemin gezginleri, Batı Anadolu'daki Yörüklerin tamamına yakınının Hazreti Ali'nin takipçileri olduğunu, Kızılbaş Sufiliğine yakın bulunduklarını veya bu yapıya mensup olduklarını yazmışlardır. Bu inanç sistemini ise tamamen doğa temelli, gizlilik içerisinde sürdürülen bir inanış biçimi olarak tanımlamışlardır.
Yörük Alevileri de, Kürdistan'daki ve Batı Anadolu'daki diğer Alevi toplulukları gibi, inançlarını, ritüellerini ve yaşam biçimlerini uzun yıllar gizlilik içerisinde sürdürmek zorunda kalmışlardır.
Kalenderî, Abdâl ve Bektaşî derviş çevrelerinde üretilen menâkıbnâmelerde yer alan ruh göçü (tenâsüh, metempsikoz, reenkarnasyon) temasının, İran ve Doğu'daki Kızılbaş Kürd ve Türkmen topluluklarına aktarılan inançlar yoluyla oluştuğu yönündeki görüş ağırlıktadır.
Anadolu'da Şah İsmail adına yazılmış Kızılbaş nefesleri ile çeşitli anlatılarda yer alan ruh göçü ve benzeri inanışlar karşısında, bunların nasıl yorumlanması gerektiğine ilişkin ciddi araştırmalar yapılması gerektiği düşüncesinde birleşmişlerdir.
Bu konuda Prof. Dr. Ayfer Karakaya-Stump'ın tarih yazımına ilişkin çok yönlü değerlendirmeleri de dikkat çekicidir. Belki de konunun anlaşılmasına ve yeni dönem açısından açıklık kazanmasına katkı sunabilir. Çünkü Karakaya-Stump, inanç motiflerinin "sathî" benzerlikleri üzerinden kurgulanan bir Alevî-Bektaşî tarihinin özcü bir nitelik taşıyacağını ve bunun da bu yapıların ne olduğunun ya da ne olabileceğinin çözümlenmesi önünde engel oluşturacağını vurgulamaktadır.
Anlaşılacağı üzere Yörük Alevileri, eski inanç sistemlerinden gelen ritüel ve pratiklerini günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Örneğin nazar boncuğu kullanımı, ulu ağaçlara ve dağlara gösterilen saygı, yatır ziyaretleri, adak adama ve bez bağlama gibi uygulamalar bu kültürel devamlılığın örnekleridir.
Bu tür uygulamalar Arap-İslam coğrafyasındaki Ortodoks dinî pratiklerle birebir örtüşmemekte, bu nedenle tarih boyunca zaman zaman hor görülmüş veya dışlanmıştır. Bu durum, farklı bir inanç ve düşünce sisteminin varlığına işaret etmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun özellikle klasik dönemden itibaren Sünni İslam anlayışını resmî mezhep olarak benimsemesiyle birlikte, bu geleneksel ve yerel dinî pratikler heterodoksi kapsamında değerlendirilmiş, hatta dışlanmıştır.
Aynı şekilde İzmir, Manisa, Aydın, Muğla, Mersin, Adana, Antalya, Isparta ve Burdur bölgelerinde yaşayan Tahtacılar da Yörük kültürünün yaşayan örnekleri arasında yer almaktadır.
Hatta bazı akademik yaklaşımlar, tarihsel süreç içerisinde göçebe toplulukların büyük bölümünün İslamiyet'in heterodoks yorumlarına, yani günümüzde Alevilik olarak adlandırılan inanç biçimlerine daha yakın olduğunu ortaya koymaktadır.
Büyük bir tarihsel, kültürel ve siyasi asimilasyona maruz bırakılan bu topluluk, bütün baskılara rağmen tarihsel Alevi-Kızılbaş düşüncesini geleneğe bağlı biçimde, adeta bir sır olarak ve sınırlı ölçüde sürdürmeye devam etmektedir.
Özellikle 2000'li yıllardan sonra Alevi toplumunun kendisini daha rahat ifade edebilmesi, kültürüne ve tarihine daha güçlü biçimde sahip çıkabilmesiyle birlikte, Yörük Alevilerinin de kendi bağlarını ve kültürel kimliklerini güçlendirmeye, yeniden üretmeye başladıkları görülmektedir.
Yapılması gereken; diğer Alevi sürekleri ve bölgeleriyle birlikte sivil toplum örgütlerinin, dedelerin ve Alevi ileri gelenlerinin ortak hareket ederek kültürlerini, düşünce sistemlerini, inançlarını ve yaşam biçimlerini kendi tarihsel gelenekleri doğrultusunda yeniden derinleştirerek yaşatmalarını sağlamaktır.
Not: Alcide T. M. d'Andria'nın (1864-1946), An Ethnologic Study of the Yuruks...
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



