Giriş
ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmek üzere Washington’a giden Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin, çok sayıda Iraklı siyasetçiyle birlikte Necef’te İran’ın eski lideri Ali Hamaney için düzenlenen cenaze merasimine katılması dikkat çekici bir gelişme oldu. Necef’teki bu tören ile Washington ziyareti arasındaki tezat, sıradan bir siyasi tablodan ziyade, Irak hükümetinin karşı karşıya kaldığı derin stratejik ikilemi gözler önüne sermektedir. Bu durum; bir tarafta ekonomik ve siyasi çıkarlarını öncelikli kılan, ABD-İran geriliminin dışında kalmaya çalışan pragmatik bir Irak portresi çizerken; diğer tarafta Washington ile yakınlaşmaya şüpheyle yaklaşan ve ideolojik refleksleri ağır basan bir Irak gerçeğini ortaya koymaktadır.
Pragmatik Irak ve ABD ile ekonomik yakınlaşma
Ali Zeydi hükümeti; ABD ile ekonomik ilişkileri güçlendirmeyi, Amerikan şirketlerinin Irak’taki yatırımlarını artırmayı ve ABD’nin Irak ve Suriye Temsilcisi Tom Barrack’ın da dahil olduğu jeoekonomik denklemde Irak’a daha güçlü bir alan açmayı hedeflemektedir. Bu yönelimin bir boyutunu Irak’ın doğrudan ekonomik çıkarları oluştururken; diğer boyutunu ise Washington’ı ikna ederek ABD yönetiminin Bağdat üzerindeki siyasi baskısını hafifletme arayışı şekillendirmektedir.
İran ile yaşanan savaş, Irak’ın ekonomik ve stratejik kırılganlıklarını belirgin bir şekilde gözler önüne sermiştir. Irak petrolünün çok büyük bir bölümü Basra limanları üzerinden, Hürmüz Boğazı yoluyla ihraç edilmektedir. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ticaretini hedef alan her türlü tehdit, doğrudan Irak’ın en kritik gelir kaynağını riske atmaktadır. Öte yandan, 40 gün süren savaş boyunca İran’ın ABD’ye baskı kurmak amacıyla petrol ihracatını kısıtlama yönündeki politikası, Irak’ın ekonomik çıkarlarıyla ters düşmüştür. Bu tablo Bağdat açısından, stratejik tehditlerin yalnızca bölgesel rakiplerinden değil, zaman zaman müttefiklerinin adımlarından da kaynaklanabileceğini açıkça ortaya koymuştur.
Irak hükümeti, haziran ayı başında aldığı stratejik kararla yaklaşık iki buçuk aylık bir süreçte boru hatları üzerinden gerçekleştirdiği günlük petrol ihracatını 220 bin varilden 770 bin varile çıkarmayı hedeflemiştir. Bununla birlikte, bir kısmı Suriye üzerinden yürütülen tanker taşımacılığıyla günlük petrol sevkiyatının da 420 bin varil seviyesine ulaştırılması planlanmaktadır. Söz konusu politika, Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı azaltmayı amaçlayan ABD’nin bölgesel stratejisiyle örtüşürken, diğer yandan bütçe gelirleri büyük ölçüde petrol ihracatına dayanan Irak’ın ekonomik çıkarlarına hizmet etmektedir. Böylece Bağdat; kendi ihracat güvenliğini tahkim etmeye çalışırkenTahran’ın Hürmüz Boğazı’nı siyasi bir baskı unsuru olarak kullanma politikasına ters düşmektedir.
Hükümetin Washington ile ekonomik ilişkileri derinleştirme eğilimi, aldığı diğer idari kararlara da yansımıştır. Nitekim daha önceki düzenlemeler uyarınca, Irak devletiyle vergi, maliye veya hukuk alanında ihtilaf yaşayan yabancı şirketlerle yeni sözleşme imzalanması engellenmekteydi. Ancak Bakanlar Kurulu, haziran ayı sonunda aldığı kararla ABD’li enerji devi ExxonMobil’i bu kuraldan muaf tutmuştur. Bu kritik adım, geçmişte yaşanan hukuki ve mali anlaşmazlıklara rağmen şirketle daha fazla işbirliği yapılmasının önünü açmıştır. Hatırlanacağı üzere ExxonMobil, daha önce Batı Kurna-1 petrol sahasındaki hisselerini devrederek çekilmiş; ancak 2025 yılında Muhammed Şiya es-Sudani döneminde Majnoon Petrol Sahası projesiyle Irak’a geri dönmüştü. Bağdat, aldığı son muafiyet kararıyla şirketin petrol ihracat altyapısına yönelik yatırımlarını kısıtlayan hukuki ve bürokratik engelleri ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.
Bu doğrultuda hükümet, Hamrin Petrol Sahası’nın geliştirilmesi projesini ABD merkezli HKN Energy şirketine devretmiştir. Ayrıca Basra Petrol Şirketi (BOC) ile ABD’li enerji hizmetleri devi Halliburton arasında, üç ila beş yıllık süreyi kapsayan iki ayrı yönetim ve hizmet sözleşmesi onaylanmıştır. Bir diğer stratejik anlaşmaya göre ise ABD’li Chevron, Irak’a belirli miktarda nakit kaynak (ön finansman) sağlayacak; bunun karşılığında Kuzey Petrol Şirketi (NOC) ile Basra Petrol Şirketi’nden belirlenen oranlarda ham petrol alımı gerçekleştirecektir.
Bunun yanı sıra, bazı bürokratik prosedürlerden muafiyet tanınarak, stratejik öneme sahip Basra-Hadise Petrol Boru Hattı projesine teknik danışmanlık sunması amacıyla ABD merkezli mühendislik ve savunma teknolojileri şirketi KBR ile el sıkışılmıştır. Petrol sektöründeki bu hareketliliğin yanı sıra, ABD’li General Electric (GE) de Irak ile elektrik ve enerji altyapısının modernizasyonu alanlarında kapsamlı görüşmeler ve anlaşmalar yürütmektedir. Söz konusu projelerin, Başbakan Ali Zeydi’nin gerçekleştireceği Washington ziyaretinin en somut ekonomik çıktıları arasında yer alması öngörülmektedir.
Tüm bu sözleşme, muafiyet ve stratejik kararlar; Bağdat hükümetinin küresel ölçekteki Amerikan devlerinin Irak enerji sektöründeki nüfuzunu ve varlığını yeniden tahkim etmeyi (güçlendirmeyi) amaçladığını açıkça ortaya koymaktadır.
Petrol boru hatları ve yeni jeoekonomik
Bakanlar Kurulu; Basra Petrol Şirketi’ne (BOC), ABD’li Chevron, Capital TI ve Katarlı UCC şirketlerinden oluşan uluslararası bir konsorsiyumla temel anlaşma (MoU) ve gizlilik sözleşmesi imzalama yetkisi vermiştir. Söz konusu anlaşmalar, Irak’ın enerji geleceğini şekillendirecek iki stratejik alternatif güzergâha ilişkin teknik ve mali fizibilite çalışmalarının yürütülmesini amaçlamaktadır:Birinci Güzergâh, Basra petrolünün, ülkenin batısındaki Enbar vilayetinde yer alan stratejik Hadise kavşağı üzerinden Kerkük’e ve ordan Suriye’nin Baniyas Limanı’na ulaştırılmasını öngörmektedir.İkinci Güzergâh: Basra’yı yine Hadise üzerinden Kerkük’e, oradan da Türkiye’nin Ceyhan Limanı’na bağlamayı hedeflemektedir. Böylece güneydeki dev petrol sahalarından çıkarılan ham petrolün, orta ve kuzey Irak ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) toprakları üzerinden güvenli bir şekilde Akdeniz pazarına ulaştırılması planlanmaktadır.Bakanlar Kurulu kararında, bu ön anlaşmaların Petrol Bakanlığı açısından şimdilik herhangi bir mali ya da hukuki yükümlülük doğurmaması gerektiği hassasiyetle vurgulanmıştır. Bu yönüyle projeler henüz kesinleşmiş yatırım kararları olmasa da, söz konusu güzergâhlar üzerinde resmi fizibilite süreçlerinin başlatılması dahi Bağdat’ın petrol ihracat yollarını çeşitlendirme konusundaki kararlılığını açıkça ortaya koymaktadır.Bu stratejik açılım, Irak’ın; Amerikan şirketlerinin ve Batı’nın ekonomik çıkarlarının merkezde yer aldığı yeni bir jeoekonomik düzene entegre olduğunun en somut göstergelerinden biridir. Bu yeni vizyonda Irak, Suriye ve Türkiye; bölgesel enerji ve ticaret koridorlarıyla birbirine bağlanarak Hürmüz Boğazı'ndaki kırılganlıklara karşı güçlü bir alternatif oluşturmaktadır.
ABD Başkanı’nın Suriye ve Irak İşlerinden Sorumlu Özel Temsilcisi ve aynı zamanda ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack da daha önce Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ni birbirine bağlayan "Dört Deniz" stratejisinden söz etmiş; bu dört denizin merkezinde yer alan Türkiye, Suriye ve Irak’ı bölgesel istikrar açısından "stratejik bir üçgen" olarak nitelendirmiştir. Bu bağlamda dikkat çeken en kritik noktalardan biri, Irak’taki petrol boru hattı projelerinde yer alan konsorsiyum ortaklarının, Beşar Esad sonrası Suriye’nin enerji sektöründe faaliyet gösteren aktörlerle büyük ölçüde örtüşmesidir.
Katarlı UCC, Türk şirketleri Cengiz Enerji ve Kalyon GES ile Power International’ın ilgili iştirakleri, Suriye’de yaklaşık 7 milyar dolar ölçeğindeki devasa elektrik üretim projelerinde ortaklaşa yer almaktadır. Paralel bir diğer projede ise Chevron ve Katarlı ortakları, Suriye Petrol Şirketi (SPC) ile Suriye’nin karasularında (Doğu Akdeniz) petrol ve doğal gaz arama-çıkarma faaliyetleri konusunda mutabakata varmıştır. Dahası Chevron, Katarlı UCC ve ABD merkezli Capital TI’nın, atıl durumdaki Kerkük-Baniyas Petrol Boru Hattı’nın yeniden işler hale getirilmesine yönelik kapsamlı müzakereleri ve fizibilite çalışmaları da devam etmektedir.
Aynı konsorsiyum ve şirketlerin eş zamanlı olarak hem Irak hem de Suriye enerji piyasalarında başat rol oynaması, tek başına tek merkezden yönetilen bir Amerikan stratejisinin mutlak kanıtı sayılamaz. Ancak bu tablo; bölgedeki köklü siyasi ve jeopolitik dönüşümlerin, makro düzeydeki stratejik-ekonomik projelerle doğrudan eklemlendiğini gösteren en somut karinedir. Bu çerçevede Basra-Baniyas ve Basra-Ceyhan boru hattı projeleri, salt teknik birer enerji nakil hattı olmanın çok ötesine geçmektedir. Söz konusu hatlar; Irak’ı Türkiye, Suriye, Katar ve ABD’li küresel sermaye gruplarıyla yapısal olarak birbirine bağlama, aynı zamanda Irak bütçesinin can damarı olan petrol ihracatının lojistik ağırlık merkezini Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e kaydırma potansiyeline sahiptir. Uzun vadede jeopolitik ve güvenlik mimarisinde derin kırılmalar yaratması kaçınılmaz olan bu dönüşümün, bölgesel statükoyu destekleyenler ile revizyonist aktörler arasında yeni güç mücadelelerini ve stratejik tartışmaları tetikleyeceği öngörülmektedir.
Bankacılık sektörü, dolar likiditesi ve batı finansal sistemine entegrasyon
Irak’ın ABD ile gerçekleştirdiği ekonomik yakınlaşma, yalnızca petrol ve enerji yatırımlarıyla sınırlı kalmayıp finansal mimariyi de kapsamaktadır. Bankacılık reformlarının hayata geçirilmesi, dolar transferlerinin sıkı şekilde denetlenmesi, yolsuzlukla mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve milis grupların finansal kaynaklarının kurutulması; bu stratejik yönelimin en kritik başlıklarını oluşturmaktadır.
Son birkaç yıl içinde ABD Hazine Bakanlığı, bazı Iraklı bankalara ve şahıslara yaptırım uygulayarak bu aktörlerin küresel dolar takas sistemine erişimini kısıtlamıştır. Washington ayrıca, finansal şeffaflığı zorlamak amacıyla 2026 yılında Irak’a yönelik fiziki nakit dolar transferlerinin belirli bir bölümünü geçici olarak askıya almıştı.
Haziran 2026’da Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından yakın izleme kapsamındaki "gri liste"ye alınan Irak, bu gelişmenin ardından FATF ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika Kara Para Aklama ile Mücadele Görev Gücü (MENAFATF) ile üst düzey entegrasyon süreçlerini başlatmıştır. Bağdat hükümeti; kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele (AML/CFT) mekanizmalarını uluslararası standartlara ulaştırma taahhüdünde bulunmuştur.
Hükümetin FATF’a sunduğu bu reform taahhüdü; kayıt dışı sermaye hareketlerinin daha sıkı denetlenmesini, şirketlerin nihai faydalanıcı yapılarının şeffaf hale getirilmesini, şüpheli işlemlerin ve usulsüzlük dosyalarının etkin bir şekilde soruşturulmasını ve radikal gruplara yönelik finansman akışının engellenmesini öngörmektedir. Başbakan Ali Zeydi yönetiminin son dönemde hız verdiği yolsuzlukla mücadele operasyonları da, Irak finans sistemine duyulan küresel güveni yeniden tesis etmeyi amaçlayan bu geniş kapsamlı reform sürecinin bir parçası olarak okunmalıdır. Nihayetinde bu reformların derinleşmesi, dolaylı olarak Washington’ın Bağdat üzerindeki mali ve ekonomik denetim mekanizmalarını daha da tahkim etmektedir.
Hükümetin önündeki yapısal engel: İdeolojik Irak ve güvenlik ikilemi
Irak’ın sergilediği bu pragmatik yönelimin karşısında, Başbakan Ali Zeydi hükümetinin manevra alanını ve yapısal politikalarını ciddi ölçüde sınırlayabilecek alternatif bir güç odağı ve ideolojik direnç hattı bulunmaktadır. Nitekim "Irak İslami Direnişi" çatısı altındaki milis gruplar, yayımladıkları dokuz maddelik bildiride Başbakan Zeydi’nin Washington ziyaretine açıkça cephe aldıklarını ilan etmişlerdir. Bildirinin en az dört maddesi, hükümetin Amerikan şirketleriyle giriştiği stratejik işbirliği hamlelerini doğrudan hedef almaktadır. Söz konusu gruplar, bu tür ekonomik ve ticari mutabakatları dolaylı yoldan "askeri işgalin, yapısal bir ekonomik bağımlılığa/işgale dönüştürülmesi" olarak nitelendirerek meşruiyet zeminini sarsmaya çalışmaktadır.
Bu durum; merkezi hükümet ile devlet dışı silahlı aktörler (DDSA) arasındaki uyuşmazlığın artık yalnızca askeri varlık ya da ABD askerlerinin ülkeden tahliyesi parantezine sıkıştırılamayacağını, aksine Irak’ın makro düzeydeki ekonomik ve jeostratejik yönelimi konusunda da derin bir yarılmaya dönüştüğünü tescillemektedir. Silahlı gruplar, uluslararası koalisyon güçlerinin misyonunu tamamlayarak ABD unsurlarının Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) topraklarından tamamen çekilmesini talep ederken; bu yapıların kayda değer bir bölümü, sahip oldukları cephaneliği merkezi otoriyete devretmeye (silahsızlanmaya) kesinlikle yanaşmamaktadır.
Bağdat yönetimi ise uluslararası koalisyonun görev süresinin sona ermesini, yabancı askeri varlığın çekilmesinin ardından ülkede devlet kontrolü dışında "direniş" adı altında silahlı yapıların varlığını sürdürmesini anlamsız kılacak bir meşruiyet tezi olarak tahkim etmeye çalışmaktadır. Ancak bu stratejinin başarıya ulaşması, hükümetin söz konusu tekelci güvenlik politikasını sahada uygulayabilecek siyasi iradeye ve askeri yaptırım gücüne sahip olmasına endekslidir.
Irak Kataib Hizbullah Genel Sekreteri ve "Irak İslami Direnişi" bileşenleri içindeki en nüfuzlu figürlerden biri olan Ebu Hüseyin el-Hamidavi’nin, örgütün İran liderinin doktrinel çizgisi doğrultusunda kurulduğunu ve bu ideolojik vizyona sadık kalacağını açıkça beyan etmesi bu direncin boyutunu göstermektedir. Hamidavi ayrıca, hükümetin kırmızı çizgilerden sapması halinde müstakil bir tavır alacakları uyarısında bulunmuştur. Bu neviden paramiliter çıkışlar, özellikle Tahran ile Washington arasındaki diplomatik uzlaşı zeminlerinin zayıfladığı konjonktürlerde, Bağdat hükümeti üzerinde asimetrik bir baskı unsuruna dönüşmektedir.
Tahran ile Washington arasında yaşanabilecek olası bir bölgesel tırmanma ya da kapsamlı askeri çatışma senaryosunda, Irak hükümetinin iki ateş arasında kalması kaçınılmazdır. Bir taraftan Washington, devlet dışı silahlı grupların kontrol altına alınmasını ve Amerikan yatırımları ile personelinin güvenliğinin garanti edilmesini talep edecek; diğer taraftan Tahran ve ona müzahir yerel vekiller, Irak topraklarını asimetrik bir misilleme sahası olarak kullanmak isteyecektir. Böyle bir istikrarsızlık sarmalında, Amerikan şirketlerinin Irak’ın güney ve orta kesimlerinde yürütmeyi planladığı büyük ölçekli altyapı ve enerji projelerinin rasyonel şartlarda ilerlemesi imkânsız görünmektedir. ExxonMobil’in geçmişteki çekilme refleksleri de küresel enerji devlerinin yalnızca ticari karlılık hesaplarıyla hareket etmediğini, jeopolitik risk primlerini ve güvenlik parametrelerini yatırım kararlarında birincil eşik olarak kabul ettiğini açıkça teyit etmektedir.
Sonuç olarak; İran ile ABD arasındaki nükleer ve bölgesel müzakerelerin müspet seyretmesi, Irak hükümetinin iç politikadaki hareket alanını genişletebilir. Bölgesel gerelimin düşmesi, Ali Zeydi hükümetine silahlı gruplarla entegrasyon/silahsızlanma diyalogu yürütme, silahların devlet tekelinde toplanmasını sağlama ve eş zamanlı olarak Batı ile ekonomik entegrasyonu derinleştirme fırsatı sunabilir. Ancak mevcut "savaş ve müzakere" döngüsünün bu şekilde tıkanması durumunda, Bağdat’ın Washington ile yakınlaşma yönünde atacağı her rasyonel adımın, İran’a müzahir paramiliter güçlerin sert ve yıkıcı direnciyle karşılaşması kuvvetle muhtemeldir.
Devlet dışı silahlı grupların silahsızlandırılması (DDR) süreci, yalnızca askeri envanterin toplanmasından ibaret teknik bir operasyon olarak değerlendirilemez. Söz konusu yapılar, salt askeri aparatlar olmanın ötesinde; parlamentoda, siyasi partilerde, bürokraside, ticari holdinglerde, bankacılık sektöründe ve kayıt dışı ekonomide derin kökleri bulunan "hibrit aktörler" olarak varlık göstermektedir. Bu milis yapılarından bazıları siyasi uzlaşıya açık olduklarını, devlet kurumlarına entegre olabileceklerini ve cephaneliklerinin bir kısmını teslim etmeye hazır olduklarını ihsas etse de; Kataib Hizbullah ve Harakat Hezbollah al-Nujaba gibi örgütler bu konuda çok daha radikal ve uzlaşmaz bir tutum sergilemektedir.
Bu gruplar ile İran arasındaki asimetrik ilişkiyi yalnızca mali ve lojistik destek parantezinde okumak da analitik açıdan eksik bir yaklaşım olacaktır. Irak’taki bazı yerel silahlı yapıların, iktisadi ve lojistik açıdan geçmişe kıyasla Tahran’a olan bağımlılıklarını azalttıkları; hatta Tahran ekseninden uzaklaşmaları karşılığında Bağdat veya Washington’dan çok daha cazip ekonomik ve siyasi teşvikler elde edebilecekleri yönünde değerlendirmeler mevcuttur. Nitekim ABD’nin Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack da silahlı grupların tasfiyesine yönelik projeksiyonlarında; bu yapıların devlet aygıtına entegre edilmesinde ekonomik ve siyasi teşviklerin (havuç-sopa dengesinin) etkin bir araç olarak kullanılabileceğini ifade etmiştir.
Ancak bu pragmatik yaklaşımın temel açmazı; finansal bağımlılığın azalmasının, derin siyasi ve ideolojik bağların da kendiliğinden zayıflayacağı varsayımına dayanması, yani bu yanılsamayı göz ardı etmesidir. Zira bu yapıların baskın bir bölümü; Suriye’de Beşar Esad rejiminin devrilmesiyle Şam’da Sünni-Hanefi ağırlıklı yeni bir yönetimin kurulmasını, Hamas-İsrail savaşını, Lübnan Hizbullahı’nın zayıflamasını, Husilerin Kızıldeniz’deki asimetrik savaşını ve İran’ın 2025-2026 yıllarında doğrudan maruz kaldığı çatışmaları birbirinden bağımsız bölgesel denklemler olarak değil; Şii jeopolitiğini hedef alan entegre bir tasfiye sürecinin halkaları olarak okumaktadır.
Bu perspektife göre mesele, iki devlet veya yerel aktörler arasındaki konvansiyonel bir nüfuz mücadelesinin ötesinde; doğrudan "Şii siyasi coğrafyasını" çevrelemeyi ve çökertmeyi hedefleyen varoluşsal bir tehdit (existential threat) olarak kodlanmaktadır. Dolayısıyla radikal milis grupları, ellerindeki askeri kapasiteyi korumayı yalnızca Tahran’ın dış politika çıkarlarına hizmet eden bir "vekalet" görevi olarak görmemekte; bunu aynı zamanda kendi varlıklarını korumanın, toplumsal tabanlarını tahkim etmenin ve bölgesel güç dengesini (asimetrik caydırıcılığı) sürdürmenin yegane teminatı olarak kabul etmektedir. Bu varoluşsal refleksin siyasi alandaki en somut yansımaları; normal şartlarda daha milliyetçi ve bağımsız bir çizgi izleyen Mukteda es-Sadr’ın bizzat Ali Hamaney için düzenlenen taziye/karşılama merasimine katılması ve Necef Havzası’nın lideri Ayetullah Ali es-Sistani’nin, 40 gün süren savaş konjonktüründe ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına karşı net bir tavır alarak Şii dayanışmasını ön plana çıkarmasıyla tescillenmiştir.
Sonuç : İki Irak arasında kırılgan denge arayışı
Özetle Ali Zeydi hükümeti; bir taraftan Washington’ın baskılarını ve taleplerini yönetmeye çalışırken, diğer taraftan Amerikan küresel sermayesini ülkeye çekerek Irak’ı bölgenin yeniden şekillenen jeoekonomik haritasında merkez üslerden biri olarak konumlandırmayı hedeflemektedir. Batı finansal sistemiyle yapısal uyum, Basra-Hadise-Baniyas ile Basra-Hadise-Kerkük-Ceyhan boru hattı projeleri, Amerikan enerji devlerinin Irak pazarına dönüşü ve bankacılık altyapısına yönelik şeffaflık reformları bu makro stratejinin temel sütunlarını oluşturmaktadır. Kuşkusuz Bağdat bu adımları, salt ABD’nin bölgesel çıkarlarına taşeronluk etmek amacıyla değil; kendi ekonomik rasyonalitesini tahkim etmek ve stratejik çıkarlarını optimize etmek doğrultusunda atmaktadır.
Buna mukabil, ABD ile yakınlaşmayı Ortadoğu’daki köklü jeopolitik dönüşümün ve tasfiye süreçlerinin bir parçası olarak okuyan, Washington’ın hamlelerini doğrudan "Şii siyasi cografyasına" yönelik varoluşsal bir tehdit şeklinde kodlayan ideolojik yaklaşım da sahada güçlü bir direnç odağı olarak varlığını sürdürmektedir. Bu karmaşık denklemde Irak’ın geleceğine yön verecek temel soru şudur: Bağdat, bu iki taban tabana zıt Irak vizyonu arasında hassas bir denge kurarak hem Washington hem de Tahran ile ilişkilerini eş zamanlı ve sürdürülebilir bir zeminde yürütebilecek midir? Başka bir ifadeyle hükümet, "kalben İran’a müzahir, rasyonel çıkarları gereği ise ABD ile eklemlenmiş" ikili bir dış politika doktrinini sahada başarıyla uygulayabilecek midir?
Bu kritik sorunun yanıtı; yalnızca Bağdat’taki karar alıcıların diplomatik manevra kabiliyetine değil, aynı zamanda Washington ile Tahran arasındaki küresel/bölgesel ilişkilerin seyrine, yıpratıcı savaş ve müzakere döngülerinin nihai neticelerine ve en önemlisi sahada asimetrik güç barındıran devlet dışı silahlı aktörlerin (DDSA) takınacağı operasyonel tutuma doğrudan endekslidir.
Ziryan Rojhılati – Rûdaw Araştırmalar Merkezi Direktörü
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



