Yaşadığımız yerlerden ayrı düştük ilkin. Sonrası hep ayrıntı oldu. Laf ü güzaf. Boşlukları doldurma telaşı kanımca. Aradan ne geçti? Ne yaşandı? Her şey veyahut hiçbir şey…
Her şey; çünkü hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Hiçbir şey; çünkü her şey eskisi gibi tekdüze ve monoton. Anıların yüzsuyu hürmetine deyip kaleme kâğıda sarılmak... Şimdi bu, hiç yoktan yaşama asılmak mı oluyor? Aşk nerede durur o zaman? Sonra özgürlük şarkıları, herhangi bir sesten… Çok içten…
Kendime bakıyorum. Sürekli kanayan bir yaradan başka bir şey göremiyorum tarihi kadimin belleğinde. Böylesi durumlarda Diyarbakır zindanlarında, yosun tutmuş kanımın dibe vurmuş taş duvarlarında beni ara. Elden ayaktan düşmüşümdür hepten. O kadar uzak değildir yalnızlığım. Yalnızlığımda kaldım. Ne ziyadesiyle bahtiyar ne de mihnete bakar: Agir ketiye dilê min… Yazgımın her bir dalında berivanlarım, güllerim ve Avaşîn yalnızlığı. Uzanıp gitmiştir gün ortasında, düz ovada.
Cilo’nun eteklerine taşlarımı, acılarımı ve umutlarımı döküyorum. Sitem mi? Belki... Kanlı gözyaşlarımı bırakıyorum suratının tam ortasına. Sehpalarında sallanan benim. Ve dostun attığı gülle kanıyor yüreğim. Özlemlerimi bırakıyorum sonra. Avazımın çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Yitik sesimle mi? Güneşi düşürüyorum dağların tepesine. Bomba kelimelerim patlıyor avuçlarımda. Kan damlıyor kalemimden. Bu benim yazgımdır diyorum. Benim yazgım.
Duymaz olur mu hiç beni, Cilo: Kelimelerin bağrına sür yalnızlığın hasretini. Kucaklar beni, Ararat: Kanımın son damlasında, bebelerin hareli iniltileri… Kokusuyla sarar ruhumu Sümbül: Bir gece vakti, yoksul bir ateşin etrafında, yıldızlar düşer üzerimize, biz göğe bakakalırız…
Bir ceset düşer görünmez ağaçlarımın kırılgan saçlarına. Umudun bittiği yerden çıkageliyorum. Yıldızları taşıyorum dilimin altında. Yurdumun uzak yakın, fakir varsıl bütün yıldızlarını. Silopi korkularını. Cizre bozgunlarını. İdil kırgınlıklarını. Beytülşebap yalnızlıklarını. Adilcevaz yolculuklarını. Çıkmaz içimden irinli yaralar. Kangren tutmuş o gülüşler. Mahzun çehreme bir gül ver, bir gülü ver, dost, sehpalara inat.
Bir yolculuk görünüyor uzaklardan. Uzak mı uzak, çileli mi çileli, her adımı, her yeri sürgünlük dolu bir yolculuk… Cudi’nin kalbinde bekleyen bir gül, bir sehpa yani. Diyarbakır zindanlarında tutuşmuş gül ve sehpa… Benim yazgım. Kaderimiz. Ahlat'ın Gölgesi: Sîpanê Xelatê. Xece û Siyabend. Tavşan sırtında kaldı o günler. Bulutlar mezar olur yalnızlığıma. Yalnızlığım kalır mı yarına? Yarınlarım ise kan revan. Sultasında bir tufan...
Doğmuyor üzerime güneş. Aydınlanmıyor hücrelerim, içim dışım, her bir yanım. Hangi dehlizde kayboldum? Hangi dehlizlerde arıyorum seni? Sendeki ben nerede duruyor? Hangi hayatın baharında kendimden geçip seninle yüzleştim? Yüzüm nerede? Dağlara bakıyorum. Kayboluyor dağlar. Yargılıyor beni tarihi kadim. Mezopotamya. Kendimi görüyorum. Kendimi, yani yurdumu… Yarınlara tutmuştum içimdeki ateşi. Beynim yanarken. Zindanda gül ve sehpa. Adresim yok hiçbir yerde. Dağların ötesinde bir yerlerde yaralı yüreğim.
Bulutların gerisinde parçalanmış benliğim. Özgürlük yolunda bir avuç gözyaşına muhtaçsam, her köşe başında elim ayağım buz kesiyorsa, gecenin karanlığında içim içime sığmıyorsa, hiç olmadık zamanlarda ifritlerim kasavetli yerlerimden fırlayıp ruhumun en saf, en cesur cengâverlerine meydan okuyorsa, demek ki hiç çıkmadım Diyarbakır zindanlarından. Hâlâ oradayım. Beni bulmak istiyorsan, oraya uğramadan olmaz. Anlayamazsın. Bilemezsin. Hissedemezsin. Gün dolduruyorum sadece. Parmak uçlarımı yaktığım günler. Yani bütün ömrüm…
Hiç yoktan efkârlanıyorum. Sitranlarda teselli arıyorum yine. Cigerxwîn. Şakiro. Kawîs Axa. Meyremxan. Eyşe Şan. Ve ötekiler ve diğerleri. İnleyen, sızlayan yaralı bir ney... Bütün dağların uzandığı boşlukta, bütün yolların daraldığı yerde, kanların konuştuğu menzilde, yüreklerin bittiği mevkide, sözün çöktüğü evrede, ortaya çıkıyorum: Dara Xemgîniyê. Gam, keder ağacı... Hüzün ağacı. Önce kendimi asıyorum kendi ellerimle. Sonrasını düşünmüyorum. Sonrası olmuyor hikâyelerimizin. Zindan karanlığında kendi kendimle yaptığım konuşmaları, değiştirip değiştirip oraya buraya serpiştiriyorum: Yudum yudum vuruldum, Diyarbakır zindanlarında unutuldum, tek bir mum umudum.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



