Irkçılık veya kendi kimliğini üstün görme eğilimi, insanoğlunun en ilkel kodlamalarından biridir. Herkes kendi kimliğinin dünyanın en üstün kimliği olduğuna içten içe inanır ve onun egemen olmasını arzular. Bunu bir Alman, bir İngiliz veya bir Türk nasıl hissediyorsa, bir Kürt olarak ben de öyle hissediyorum. Gönül isterdi ki Kürtler dünyanın en egemen gücü olsa; ABD, Rusya, Çin ve Avrupa’nın toplamından daha zengin, daha kudretli bir noktaya ulaşsa.
Ancak duygusal arzular bir şey, jeopolitik ve sosyolojik realite bambaşka bir şeydir.
Bugün bizler Türkiye’de, Türkler ve Kürtler olarak aynı bayrak altında, aynı devletin egemenliğinde ortak bir vatanı paylaşıyoruz. Ne yazık ki 1925'ten bu yana aralıklarla nükseden, on binlerce cana mal olan çok can yakıcı bir sorunla yüz yüzeyiz. Eğer duygusallığı ve milliyetçi histeriyi bir kenara bırakıp meseleye akl-ı selimle yaklaşmayı başaramazsak, bu acı verici mirası ne yazık ki çocuklarımıza da devredeceğiz.
Bu yüzden bugün, bu konuya tamamen farklı, rasyonel bir perspektif sunmak istiyorum. Ben bir Kürt’üm; bu sorunun yıkıcı etkilerini bizzat yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Ancak bu konu aynı zamanda benim doktora tezimin konusudur. Yani meselenin akademik, tarihsel ve sosyolojik boyutlarını yıllarca derinlemesine çalıştım. Bu mecra, uzun akademik metinler veya bitmek bilmeyen atıflar için uygun olmadığından söyleyeceklerimi sadeleştirerek özetleyeceğim. Lakin altını çizeceğim her bir başlık için yüzlerce saygın akademik referans sunabileceğimden şüpheniz olmasın. Herkesin anlayabileceği, yalın bir dille asıl meseleye giriyorum.
Temel gerçek şudur: Kürtlerin Türkiye’yi bölebilme ihtimali yoktur. Zira Kürtlerin ne böyle bir askeri gücü, ne bunu finanse edecek ekonomik kaynakları, ne de bu süreci yönetecek kurumsal kapasiteleri yoktur. Bu durum dün böyleydi, bugün böyledir, jeopolitik gidişata bakılırsa yarın da böyle olacaktır.
Devleti yöneten akıl, bu realiteyi her zaman çok net biliyordu.
Şayet ABD, Rusya, İngiltere veya Çin gibi küresel hegemonlar Türkiye’yi bölmek isterlerse, bunu ancak devasa kayıpları göze alacakları büyük bir savaşla yapabilirler. Eğer böyle küresel bir savaşın sonunda Türkiye parçalanır ve bir kısmı Kürtlere verilirse, ülkeyi bölmüş olan Kürtler değil, bu küresel güçler olur. Peki, ama hegemon güçler böyle bir şeye neden kalkışsın? Türkiye’yi parçalamak için, Kürtler veya başka bir kesim için neden devasa maliyetlere ve askerî kayıplara katlansınlar? Ellerine ne geçecek? Bunun realpolitik düzlemde hiçbir mantıklı gerekçesi yoktur. Ortadoğu denklemine baktığımızda da bu gerçeği görürüz; Irak’ta ABD müdahalesi olmasaydı, Kürtlerin Saddam’dan özerklik yerine alabileceği tek şey, Halepçe’dekine benzer kimyasal bombalar olurdu.
Kaldı ki, Kürtlerin Türkiye’yi bölme gücü olmadığı gibi, kahir ekseriyetinin ülkeyi bölmek gibi bir derdi de yoktur. Kürtlerin temel talebi, kendi kadim yurtlarında, kendi dilleri, kimlikleri ve kültürleriyle çok daha insanca, demokratik, eşit ve huzurlu bir yaşam sürmektir.
Peki, devlet Kürtlerin ülkeyi bölemeyeceğini başından beri bildiği halde, “Kürt sorunu” denen bu kriz neden kasten üretildi ve büyütüldü? Bunun temel olarak iki sosyo-politik nedeni vardır:
Birincisi: İmparatorluktan ulus devlete geçişte “öteki” ihtiyacı
Yeni kurulan Cumhuriyet, kendi ulusunu inşa etmek zorundaydı. Homojen bir kimliğe sahip, ortak millî bir heyecan ve tek bayrak etrafında kenetlenmiş bir “biz” bilinci yaratılmalıydı. Sosyolojinin temel kuralıdır: Sağlam bir “biz” inşa etmek için her zaman bir “öteki”ne, bir tehdit algısına veya bir düşmana ihtiyaç vardır. Savaş yıllarında Araplar, Yunanlar, Ermeniler ve Rumlar imparatorluk coğrafyasından bir şekilde kopmuştu. İçeride milliyetçi duyguları konsolide edecek, “düşman” rolünü üstlenecek, farklı kimlikli tek büyük grup olarak Kürtler kalmıştı.
Oysa daha 1921 Anayasası’nın ruhuyla ve yerel yönetimlere tanınacak kısmi esnekliklerle (örneğin anadilde eğitim hakkı gibi temel demokratik adımlarla) bu krizin önü tamamen kesilebilirdi. Elbette o günlerde de bağımsız bir Kürt devleti hayali kuranlar olabilirdi. Ancak bu marjinal bir fikir olarak kalırdı, yeterli toplumsal taban bulamaz, bunu gerçekleştirecek politik bir imkâna da kavuşamazdı. Birkaç dergide yazılıp çizilen, dar çevrelerde konuşulan entelektüel bir temenniden öteye geçemezdi. Fakat devlet, 1930'ların dünyasında esen milliyetçi rüzgârların da etkisiyle demokratik entegrasyonu değil, sert asimilasyon politikalarını tercih etti.
İkincisi: Ekonomik ve siyasal pastanın bölüşümü
Ulusçuluk akımının doğuşu ve imparatorluklardan ulus devletlere geçişin hikâyesi, özünde ekonomiyle ilgilidir. Milliyetçilik üzerine çalışan tüm otoritelerin üzerinde uzlaştığı gerçek şudur: Ulusçuluk, yeni ekonomik paylaşım için kurgulanmış bir sistemdir.
Eğer ortadaki pasta (yeraltı ve yerüstü kaynaklar, makamlar, ihaleler, kadrolar, bütçe vs.) herkese yetecek kadar büyük değilse, birilerinin daha büyük bir dilim alabilmesi için diğerlerinin masadan itilmesi gerekir. Masadan itilenlerin payını gasp edebilmek için de kitleleri ikna edecek meşru bir kılıf, bir “tehdit” algısı şarttır.
Peki, masadan ilk kim atılacaktı? İlk kura Kürtlere çıktı. Malazgirt’te, Çaldıran’da, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda bu devlet için can vermiş olmalarına rağmen, “farklı etnik kimlikleri” potansiyel bir risk olarak kodlandı. Gerçekte ayrılma güçlerinin olup olmaması mühim değildi; mühim olan, kitleleri ikna edecek bir hikâye yaratmaktı.
İkinci grup ise Alevilerdi. Onlar da makbul görülen Sünni-Hanefi inancından farklıydılar. Sayıca ve siyaseten devlete zarar verecek hiçbir güçleri olmamasına rağmen, onlar da “öteki” tanımına oturtularak pastadan uzaklaştırıldılar. Böylece halkın iki büyük kesimi masadan atıldı; artık pastadan pay almak bir yana, sistem tarafından sürekli bedel ödemeye mahkûm edildi.
Ancak bu iki grubu masadan atmak da yetmedi, kalan pasta kurucu iktidara yine küçük geldi. İttihat ve Terakki’nin devamı olan seküler-üniformalı bürokrasi, Osmanlı’nın çöküşünün faturasını dindarlığa kesmişti. Böylece halkın inançlı/muhafazakâr kesimi de uzun bir süre devletin ekonomik ve bürokratik imkânlarından dışlandı. Yıllar içinde sekülerler ile muhafazakârlar arasındaki iktidar ve “ganimet” kavgası, nöbet değişimleriyle devam etti; bir dönem biri, diğer dönem ötekisi pastayı sahiplendi.
Fakat bu süreçte iktidar ne kadar el değiştirirse değişsin; gerçekte devlete zarar verecek hiçbir gücü ve niyeti olmayan Kürtler ile Aleviler, kalıcı “öteki” olarak etiketlenip sistemin dışına itilmeye devam ettiler.
Peki, eğer asıl gerçek buysa: Onca şehit, onca faili meçhul, boşaltılan köyler, yitip giden hayatlar, heba edilen onlarca yıl neyin uğrunaydı? Onca büyük kaybın ve acının gerçek sorumlusu kimdi? Bunu rasyonel ve cesur bir şekilde tartışabilmemize, korkarım ki hâlâ en az 20-30 yıl var.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir da örtüşmeyebilir.)



