17 Eylül 1787’de Benjamin Franklin, Amerika’nın yeni anayasasını hazırlamak için diğer kurucu babalarla yaklaşık dört ay boyunca hararetli tartışmalar yürüttüğü Philadelphia’daki Bağımsızlık Salonu’ndan çıkarken Elizabeth Powel adlı bir kadın önünü kesti. Amerika’nın ilk başkenti olan bu şehirde yaşanan karşılaşmaya tanıklık eden James McHenry’nin tarihî notlarına göre Powel, ona kısa bir soru sordu: “Doktor, bize nasıl bir yönetim kurdunuz; monarşi mi, cumhuriyet mi?” Franklin’in verdiği yanıt, bugün bile tarihin kulağında bir uyarı çanı gibi yankılanıyor: “Bir cumhuriyet; eğer onu koruyabilirseniz.”
Franklin’in bu kısacık cümlesi, demokrasi felsefesinin özüdür: Ne kadar görkemli olursa olsun hiçbir anayasa, arkasında bilinçli bir halk ve canlı kurumlar bulunmadıkça kâğıt üzerinde kendi kendini koruyamaz.
Amerika’daki son ara seçimlerde seçmenler, Franklin’in 239 yıl önce dile getirdiği soruya yanıt vererek dünyaya şunu söyledi: Evet, biz hâlâ cumhuriyetimizi koruyabiliriz. Bu seçimlerde yaşananlar beklenmedik değildi; kamuoyu yoklamaları zaten Demokratların önde olduğuna işaret ediyordu. Kimileri buna “mavi tsunami” adını verdi; mavi, Demokratların rengidir. Ancak rakamların ötesine geçip yaşananların ruhunu anlamaya çalıştığımızda, bunun yalnızca bir partinin diğerine karşı kazandığı zafer olmadığını görürüz. Bu, aynı zamanda sessiz bir başkaldırı, Amerikan kamu vicdanının “Trumpizm” karşısında aldığı bir tavırdır. Amerikalı seçmen, Demokratlara açık çek vermek için değil, Donald Trump’ın son iki yıldaki politikalarına ve davranışlarına kırmızı çizgi çekmek için sandığa gitti. Kargaşa siyasetinden, devletin tek kişilik bir gösteri sahnesine dönüştürülmesinden ve kurumların saygınlığının sürekli aşındırılmasından yorulmuştu.
Ancak bu toplumsal bilinç kendiliğinden doğmadı. Amerikalı seçmen sandıkta kararını vermeden önce, son iki yıl boyunca iki çelik kalkan Trumpizmin devletin işleyişini felce uğratmasına engel oldu: yargı ve özgür medya.
Donald Trump anayasal yetkilerinin sınırlarını aşmaya çalışırken, federal mahkemelerden Yüksek Mahkeme’ye kadar Amerikan yargısı, hukukun tarafsız bir kalesi gibi karşısında durdu; tek taraflı birçok kararını durdurdu veya iptal etti. Yargıçlar, sadakatlerinin kendilerini atayan başkana değil, anayasanın metnine olduğunu gösterdi. Yargının yanı sıra Amerikan medyası da denetleyici ve dördüncü kuvvet olarak gerçek işlevini yerine getirdi. Sürekli saldırıya uğramalarına ve “halk düşmanı” olmakla suçlanmalarına rağmen gazeteciler ve medya kuruluşları geri adım atmadı. Her gün gerçeklerin üzerindeki perdeyi kaldırdılar, Beyaz Saray’ın kararlarını titizlikle sorguladılar ve siyasi propagandanın hakikatin yerini almasına izin vermediler.
Pulitzer Ödülleri’nin kurucusu Joseph Pulitzer, 1904’te kaleme aldığı ve bugün bile gazeteciliğin manifestosu sayılan tarihî sözlerinde şöyle diyordu: “Cumhuriyetimiz ile basınımız birlikte yükselecek, birlikte çökecektir.” Son iki yılda yaşananlar, Pulitzer’in cumhuriyetin kaderini neden basına bağladığını somut biçimde ortaya koydu. Gerçekleri halka açıklayan cesur bir medya ve bağımsız bir yargı olmasaydı, Amerikalı seçmen sandığa böylesine gözü açık gidemezdi.
Yargıdan medyaya, oradan sandığa uzanan bu sağlam kurumsal ağ, Amerikan demokrasisinin ayırt edici özelliğini, yani öz-düzeltme mekanizmasını harekete geçirdi. Nasıl ki Watergate skandalında medya gerçekleri açığa çıkarmış, mahkemeler hukuku uygulamış ve ardından seçmenler 1974 ara seçimlerinde iktidar partisinden Temsilciler Meclisi’ndeki 49 sandalyeyi alarak Washington’da dengeyi yeniden kurmuşsa, bu kez de aynı demokrasi üçgeni tarihi yeniden sahneye taşıdı.
Amerikalılar, anayasalarının mimarı James Madison’ın 1788’de Federalist Yazılar’ın 52’ncisinde dile getirdiği ilkeyi bir kez daha doğruladı: “Yönetenler, halka doğrudan bağlılıklarını ve onunla aralarındaki derin duygudaşlığı daima hissetmelidir.” Trumpizm; halkın iradesini, hukuku ve medyayı liderin keyfine bağlı birer uzantıya dönüştürmek istedi. Ancak kurumlar ve halkın bilinçli tutumu, o dönemin sonunun başlangıcını ilan etti.
Washington’da yaşanan bu hikâye yalnızca Amerikalıları ilgilendirmiyor. Bu, dünyada ve Ortadoğu’da demokrasiye susamış bütün halkların kendilerini görebilecekleri bir aynadır. Ne kadar dikkat çekici ve anlamlı bir rastlantıdır ki dünya Amerikan seçmeninin iradesini anlamaya çalışırken, aynı gün Erbil’de, seçimlerin üzerinden geçen iki yıllık bekleyişin ardından Kürdistan Parlamentosu’nun kapıları açıldı ve parlamento toplandı.
Bu iki manzara, Washington’da yargı ve medyanın etkinliği ile halkın hızla hesap sorabilmesi; Erbil’de ise meşru bir kurumun yeniden işler hâle getirilmesindeki yavaşlık, önümüze derin bir gerçeği koyuyor. Demokrasi, yalnızca seçim gününden ve sandığa atılan bir oy pusulasından ibaret değildir. Demokrasi; parlamentonun kesintisiz işlemesi, yargının tam bağımsızlığı ve iktidardan hesap sorabilecek profesyonel bir medyanın özgürlüğüdür. Amerikan deneyimi bize, herhangi bir siyasi yapının gücünün; parlamentosunun, yargısının ve medyasının bir günlüğüne bile işlemez hâle getirilmemesinde, siyasi çekişmelerin rehinesi yapılmamasında yattığını söylüyor.
Amerikalılar, güçlü bir devletin ayakta kalmasının sırrının kişileri kutsallaştırmakta değil; sistemi, hukukun üstünlüğünü ve bilgi edinme özgürlüğünü dokunulmaz değerler olarak korumakta olduğunu dünyaya gösterdi. Siyasi çalkantılarla dolu bir bölgede yaşayan bizler için de Kürdistan Bölgesi’nde varlığımızı korumanın ve güçlenmenin en etkili yolu; halkın oyuna saygı duymak, parlamentonun kesintisiz çalışmasını sağlamak, tarafsız bir yargıya ve özgür, sorumlu bir medyaya sahip olmaktır.
Benjamin Franklin’in sorusu, üç yüzyıl sonra bugün Kürdistan’da bize de yöneltiliyor: Siyasi bir yapımız ve parlamentomuz var. Ama asıl önemli olan, canlı kurumlar ve toplumsal bilinçle onları koruyabileceğimizi kanıtlamaktır.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)



