Kimim ben? Topraktan halk edilen bir âdemoğlu veyahut Havva kızıyım. Bir başkası değilim; sadece kendi olmak isteyen bir Kürt’üm. Herkes kadar çalışkanım, herkes kadar tembel. Herkes kadar yasalara uyup vergisini veren sade bir vatandaşım. Herkes kadar doğruları ve yanlışları olan biriyim. Herkes kadar insanım; özgürlüğe sevdalı, esaretten kaçan.
Kimsenin minnetini çekmiyorum ve kimseye zulmetmiyorum. Çünkü zulüm etmediğim sürece insan olduğumu biliyorum. Bunun bilincindeyim. Ne dilsiz şeytan olmaya niyetim var ne de karanlığın kudretinde kalmaya. Her şeye rağmen zulme, karanlığa meydan okuyacağım. Ne pahasına olursa olsun. Muhakkak herkes gibi karanlık taraflarım vardır. Bu karanlık taraflarımın üstesinden gelmeye çalışıyorum. İnsan olmaya çalışıyorum.
Kimim ben? Abdülhamit istibdadını Hamidiye boylarında bekleyen paralı bir leşker, meşrutiyet kaldırımlarında ilk fırsatta darağacına sürülmesi gereken tehlikeli bir mürteci, medeni kanunlara göre attığı her adımı suç unsuru teşkil eden kurşunluk bir şüpheli.
Kimim ben? Feodal kalıntıların arasında can çekişen bir özgürlük havarisi, Hawar’ın tozlu sayfaları arasında yolunu arayan bir okur, Paris gecekondularında ekmek peşinde koşan bir mülteci.
Kimim ben? Selahaddin torunu. Kudüs’e atılmış bir parça Kâbe güherçilesi. Yansın şimdi Yahuda. Yansın Yeni Dünya, eski âlem. Yaşadıklarımdan fazla değilim ve tarih çarkının nerede çark edip, nerede es geçeceğini az çok kestirebiliyorum artık. Çarkın hangi kurallara göre döndüğünün farkındayım. Çok ağır bedel ödedim. Çok ağır bedel ödedik hep birlikte.
Zulmün ezemediği gül yüzlü çocuğum. Hiç kimse hiçbir zaman alamayacaktır yüzümdeki derin çizgileri, çocuksu saflığı ve düşsel yalnızlığı. Kan aksa da her bir yerimden, yerinde duracaktır kan kırmızısı duruşum, sapsarı hüznüm ve yemyeşil bahçelerim.
Küfrün kıramadığı çelik kalemim. Hak bildiğimi yazmaktan geri durmayacağım hiçbir zaman. Militarist rüzgârların kökünden koparamadığı bir ağacım. Mezopotamya kokar dallarım. Dicle akar gözlerim. Fırat atar yüreğim. Ümmetinin yetim milleti, Kürtlerden bir Kürt’üm. Sahibim yok Allah’tan gayrı. Tutanım yok Ondan gayrı. Van Gölü’nde muhacir bir gemi, dümeni kırılmış bir vapur, mülteci bir eylülüm.
Kimim ben? Firavunların ateşe attığı İbrahim’im ve onun gibi sessiz bir başkaldırıyım. Suskunluğuyla tiranlara, despotlara, diktatörlere isyan eden bir havariyim. Hep yerinde duracaktır içime kök salmış muhalif damarlar. Özgürlük pompalayacaktır kalbim uzaklara, ötelere. Bu yüzden her dem muhalifim. Her dem öteki. Her dem bir başkasının ağrısı, sızısı.
Kimim ben? Gever’de bir gül, Silopi’de unutulmuş bir umut, Halepçe’de canilerce katledilmiş esmer bir yarınım. Farqin’de yoksul bir akşam, Bağdat bir tomar kâğıt, Kulp’ta sahipsiz bir cenazeyim. Sesini arayan bir yankı, yatağını arayan bir su, uçurumdan aşağıya düşen yıldız kümesi…
Gün doğumunda umut teknesi, günbatımında koyunlarının önünde giden bir çobanım. Dehak’a isyan bayrağı açan Demirci Kawa’yım. Bosna’da hunharca katledilmiş bir anne, Filistin’de vakitsiz bir şarapnel parçası, Çeçenistan’da yoksul bir sapan taşıyım. Andorra’da bir sömürge, Filipinler’de bir azınlık, Havana’da bir tütüncü, Lizbon’da bir denizciyim. Erzurum’da çarşı pazar gam, keder dağıtan sarı bir gelinim. Ölümüm uzaklardan gelip beni bulacak. Gözlerim bahçede, bir deri bir kemik kalmış bedenim pencerenin kenarında, sere serpe…
Dersim’de kan akan bir dere, Zîlan’da çığlık çığlığa kalmış bir yağmur kuşuyum. Gördüklerim beni dehşete düşürdü. Olacakları az çok kestirebiliyorum. Newala Qesaba… Ölümün önünde giden bir peşmergeyim. Kimse, hiç kimse tutamaz beni. Yolcu yolunda gerek. Taşla kesilen göbek bağım, daha fazlasını vaat etmedi bana hiçbir zaman.
Stalin’in sürgün ettiği Soljenitsin’im. Nereye sürülürsem sürüleyim, ait olduğum yeri bilirim. Acıyı tanırım. Düşlere vurgunum. Özgürlüğe aşığım. Ve geri döneceğim bir gün. On Binlerle geri döneceğiz gülüm. Unutma. Unutturma. Kaybetme umudunu. Yitirme kendini.
Zulme başkaldırmakla varoluşuna bir anlam katan bir yalnız gezenim. Gururum kayıplarımdan geliyor. Gururuma yediriyorum yitik anılarımı, uzak hayallerimi. Kabil’de unutulmuş kitabım. Başı sonu olmayan bir kitap… Ortadan ikiye bölünmüş, uzaklara savrulmuş, ayaklar altında ezilmiş.
Yeryüzünün bütün acılarına tanık olmuş eski bir Ağlama Duvarıyım. Bütün gözyaşlarına aşinayım. Hiç kimse hiçbir şey tutamaz beni. Tanımlayamaz. Mevlana’nın Şemsi’yim. Tebriz’i kan gölüne çeviren bir ayrılık tufanı.
Bir sanatkârım, içsel depremlerini dışarıda resmetmeye mahkûm bir ressam. Fırçam, saçlarım, gözlerim, umutlarım ve yarınlarım. Yok başka umarım, başka çarem. Yarlara gömülmüş canlarım. Kime baksam ağır yalnızlığım, neye dokunsam çıldırtıcı geçmişim. Genç, yaşlı ölülerim…
Muhammet’in ashabından herhangi bir sahabeyim ya da İsa’ya ilk inanan bir havariyim, Musa’nın Medyenli bir dostuyum, Davut’un güzel sesinden mezmurları dinleyen bir garibim. Beyrut’ta terk edilmiş bir kasırım, Derik’te nar çiçekleriyim, üzüm bağlarıyım, Norşin’de ince bir sızı.
Bilirim Şêx Mahmud Berzencî’yi, Simko’yu, Seyid Rıza’yı, Melê Mustafa Barzanî’yi. Bilirim Memê Alan’ı, Siyabend û Xecê’yi, Evdalê Zeynikê’yi, Kerr û Kulikleri, Dimdim ve kilamları. Bilirim ve susarım.
Katarım çığlığımı dengbêjlerin sesine ve öyküsüne: Mihemed Arif Cizîri’nin Xezal deyip inleyen diline, Hesen Cizrewî’nin yanık bağrına, Meryemxan’ın muhacir suretine, Aram Tigran’ın Erivan akşamlarına, Qerabetê Xaço’nun tenha yollarına, Îsa Berwarî’nin yerli tellerine, Taha Tahsîn’in uzak zaman aralığına, Seîd Gabarî’nin âmâ gözlerine, Eyşe Şan’ın mahzun sesine, Şivan Perwer’in sürgünlük kokan bakışlarına, Kawis Axa’nın ince tiz çığlığına, Mihemed Şexo’nun uzakları yakın eden sözlerine. Katarım çığlığımı ve susarım. Ölümlerden ölüm beğenmişimdir. Kime ne!
Kimim ben? Lice’de sahipsiz bir mezar, Silvan’da zamansız atılmış bir nazar, Şemzinan’da uzak bir yol, zor bir geçidim. Uzar yıllar, uzar, azar azar… Unutamam Dersim’i, Ağrı’yı, Geliyê Zîlan’ı, Halepçe’yi, Şırnak’ı, Lice’yi. Unutulmaz. Unutulmuyor ki.
Hiç ziyaretçisi olmayan idamlık bir gariban, mezarı olmayan bir ölü, hiç yolcusu olmayan bir han. Osman Sebrî’nin Divan’ından hiç çıkmamışım aslında. Çıkamamışım. Gidecek yerim yoktu. Çok uzak mıydı hayallerim? Bilemiyorum. Korkularım mı baskın çıkmıştı? O kadar çok ölüm görmüştüm ki, o kadar çok kayıbım vardı ki. O kadar çok yabancıydım ki kendime.
Eski bir medresede unutulmuş kılıç artığıyım. Yaşam ne kadar benziyordu Eliyê Xerîrî’ye, Melayê Cizîrî’ye, Feqiyê Teyran’a, Ehmedê Xanî’ye, Şêx Ubeydullahê Nehrî’ye. Gelen giden olmuyordu fakat ben kayıpların çetelesini tutuyordum orada, unutulmuşluğumda; çünkü kılıç artığıydım. Mecburdum. İcbar edilmiştim. Unutulmuşluğumda arkadaşlarım vardı.
Kimler yoktu ki orada. Mola Goranîler, Şemsiyê Bedlîsîler, İdrîsê Bedlîsîler, Melê Hasan Canlar, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzîler, Şêx Ebu’l-Vefalar. Sözlerim kazınmıştır beynime. Belleğimse ihanetler yurdu. Kime baksam cellâdım aklıma gelir, nereye gitsem darağaçları canlanır gözlerimde.
Kimim ben? Bir eski zaman sürgünü. Zemahşerî, Sîbeweyhî, Salah Şehrezorî, Mola Camî ile yolumu arıyorum. Kendimizi arıyoruz eski zamanların gölgesinde. Ne kadar çok zaman geçmiş. Zemahşerî bir hüzün, Sîbeweyhî bir ölüm, Şehrezorî bir yangın… O kadar yol kat ettik ha! Bedirxanî bir ateştim, düştüm Asurî ocakların içine. İlk yanan canlarım oldu nedense.
Kimim ben? Cemil Çeto’nun darağacında sallandırdığı birkaç Osmanlı zabitinin gölgesinde ölümü bekleyen bir garip yolcuyum.
Kimim ben? Nakşibendi bir nakışım Tatvan’da, Diyarbakır’da, Bingöl’de, Antep’te, Muş’ta. Şêx Elî’yim, Dînewerî’yim, Suhrewerdî’yim. Xerzanî bir yıkım, Botanî bir kayıp, Behdînanî bir gülüşüm.
Kimim ben? Yalancı bir umut, körpe bir kuzu ve namluya sürülmüş bir pusuyum. İlk harekette vurulacağımdır. Bütün ölümler bana benzeyecektir. Sürgünlükler bana yazılmıştır. Hangi hicranın kapısı çalınsa beni bulacaktır yaralı sonbaharlar. Bu yüzden mülteci yalnızlıklar kuşanmışımdır ve her dem başımda sallanıp durur Demokles’in kılıcı. Yeter ki kaysın yerinde gözlerim, uzaklardaki yıldızlarım. Yeter ki yaşamak isteyeyim. İnecektir giyotin tek hamlede tok bir sesle. Yere düşecektir başım. Melê Ehmedê Cizîrî’nin binlerce yıl uzaklardan, “Vahdet sırrıdır kuşatan evreni ezelden ta ebede…” diyen sesiyim bu yüzden ve her zaman. Nerede şimdi Seyid Rıza, Xelid Cibranî, Doxtor Fuad, Îhsan Sabri…
Kimim ben? Sürgün edilmiş bir kalem erbabıyım. Acılarını ifade etmek için, geçmişinde unutulmaya terk edilmiş kelimelerle yeni bir dil yaratmak zorunda olan güzel bir kelam heveskârı. Cegerxwîn’im, Feqî Huseyn’im, Ereb Şemo’yum, Apê Musa’yım, Mehmed Uzun’um.
Kimim ben? Bir garip Şeyh Said sürgünü. Can çekişen eksik bir bulutum Ege kıyılarında, Milas’ta. Bütün göğüm toz duman içinde. Göğsüm infilak yurdudur kahrımdan uzaklarda.
Kimim ben? Cemiyeta Azadiya Kurd’dan Nurî Dêrsimî’nin “Ey Azadî!” diyen sesiyim. Çığlık çığlığa kalır geçmişim ve anılarım, düşlerim ve yarınlarım, bildiklerim ve sonunu getiremediklerim.
Kimim ben? Bediüzzaman bahçesinden koparılmış bir gül, Kastamonu yaylalarından esen uhrevi bir rüzgâr, Isparta semalarında dönüp dolaşan bir bülbül…
Kimim ben? Diliyle ve dilsizliğiyle ebediyen fıtratının şarkısını okuyacak bir Kürt’üm. Kalmayacaktır sözüm kadim tarihin kuyusunda. Menziline varacaktır bu kervan.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)



