İnsanlık tarihinin en köklü zihniyet kırılmaları, kozmolojik arayışları ve etik, politik sorgulamaları, coğrafyanın kaderle, tarihin ise coğrafi sınırlarla kesiştiği liminal alanlarda filizlenmiştir. Bu anlamda Kürdistan, yalnızca Dicle ve Fırat gibi yaşam kaynağı nehirlerin aktığı fiziksel bir coğrafya değil; aynı zamanda varoluşsal karşıtlıkların, teolojik kırılmaların ve ontolojik kavgaların çarpışıp sentezlendiği kadim bir felsefe havzasıdır.
Bu coğrafyanın tarihsel süreç içerisinde ürettiği düalist düşünce geleneği özellikle ışık ile karanlığın, kozmik düzen ve hakikat anlamına gelen Aşa (Arta) ile kaos, illüzyon ve yalanı temsil eden Druj kavramlarının bitmek bilmeyen savaşı sadece teolojik bir evren açıklaması sunmakla kalmaz; aynı zamanda insanın tarihsel ve toplumsal süreçlerde maruz kaldığı sömürgeleşme, yabancılaşma ve kölelik ilişkilerine karşı geliştirdiği ontolojik direnişin kuramsal ve pratik zeminini inşa eder.
Bu kozmik ve toplumsal yarılma, Kürdistan’ın en kadim zihniyet köklerini oluşturan Zerdüştlük felsefesi ve onun ardılı olan Kürt düşünce geleneği üzerinden okunduğunda, çağdaş sömürgecilik karşıtı teorilerin çok daha derin ve ontolojik bir kökene sahip olduğu açığa çıkar.
Zerdüştlükte evren, kutsal yaratıcı enerjiyi ve iyi düşünceyi temsil eden Spenta Mainyu ile yıkımı, cehaleti ve kötülüğü temsil eden Angra Mainyu (Ahriman) arasında bir seçim alanıdır.
Bu kozmolojik arka plan, yüzyıllar sonra Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran ve Ehmedê Xanî gibi Kürt filozoflarının varlık, irade ve kimlik üzerine geliştirdikleri felsefi öğretilerle birleşerek, esaret altındaki bir toplumun kendi küllerinden yeniden doğuş imkanını formüle eder.
Bu çalışma; Zerdüşt öğretisinin kozmik düalizmini, Şahmaran kültüyle somutlaşan yılan sembolizmini, Kürt mutasavvıf ve düşünürlerinin irade felsefesini, sözlü kültürün kolektif hafıza üzerindeki koruyucu rolünü ve doğa, kent yarılması ekseninde şekillenen sömürge karşıtı psikolojiyi, felsefi ve sosyolojik kuramlar ışığında tek bir bütünsel, bölünmemiş akademik gövde halinde çözümlemeyi amaçlamaktadır.
Sömürgeleşme süreci, yalnızca fiziksel sınırların ihlali, askeri işgal ve coğrafi kaynakların gasp edilmesiyle sınırlı olmayan; asıl ve en kalıcı yıkımını bireyin ve toplumun zihinsel dünyasında, epistemolojik sınırlarında gerçekleştiren yapısal bir şiddet biçimidir.
Frantz Fanon’un sömürge psikolojisi üzerine yaptığı öncü analizlerde vurguladığı üzere, sömürgeci tahakküm, sömürgeleştirilen öznenin dilini, tarihini, ahlaki pusulasını ve nihayetinde ontolojik bütünlüğünü hedef alarak onu parçalamayı amaçlar.
İşgal ve esaret altındaki bir toplumsal mekanda, yani sömürge kentinde, egemen gücün değer yargıları mutlaklaştırılarak tek geçerli rasyonalite olarak sunulurken; yerli halkın kendi tarihsel varlığı, inancı, dili ve kültürel üretim mekanizmaları değersizleştirilir, barbarlıkla eşdeğer tutulur ve yabancılaştırılır.
Bu durum, bireyin kendi kendisi olamaması yani Jean-Paul Sartre’ın ifadesiyle otantik varlığını yitirerek bir tür kötü niyet (mauvaise foi) sarmalına düşmesi ve sömürgecinin gözündeki karikatürize edilmiş imajı kabullenmesi gibi derin bir varoluşsal yarılmaya yol açar.
Hakikatin yerini tamamen yapılandırılmış kurumsal yalanların aldığı, ahlaki kodların ters yüz edildiği bu sömürge ikliminde, ezilen uluslar kendi rızalarıyla köleliği benimseyecek ve bunu bir kader olarak algılayacak düzeyde zihinsel bir felce uğratılırlar.
Bu durum, Zerdüştlüğün kozmolojik düalizminde kötülük, yalan ve karanlık ilkesini temsil eden Ahriman’ın kendisini yegane Tanrı olarak ilan etmesiyle ve evrensel ahlaki düzeni (Aşa) bozarak insan bilincini Druj, drew (yalan) sarmalına hapsetmesiyle eşdeğer bir teolojik sapmadır.
G.W.F. Hegel’in ünlü "Efendi, Köle Diyalektiği" bağlamında, köle kendi öznelliğini ve yaşam hakkını efendinin tanıma iradesine bağladığı andan itibaren, kendi varoluşsal özgürlüğünden ve ahlaki sorumluluğundan feragat etmiş olur. Bu ontolojik teslimiyet, sömürge toplumunun içindeki ahlaki çöküşü derinleştirerek, tarihsel toplumsal dayanışma ilişkilerinin yerini güvensizlik, bencillik, nihilizm ve ihanet ağlarının almasına neden olur. Kentin meydanlarında ve sokaklarında yankılanan bu yalan düzeni, sömürge insanını kendi özgün kimliğinden kopararak onu taklitçi ve kendine yabancı bir nesne haline getirir.
Kürt düşünce dünyasının kurucu figürlerinden Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn adlı şaheserinde ve felsefi beyitlerinde dile getirdiği toplumsal eleştiriler, sömürgeciliğin yarattığı bu kimlik krizini ve irade felcini yüzyıllar öncesinden teşhis eder.
Xanî, toplumun kendi iç bütünlüğünü yitirmesini, egemen güçlerin (Ahrimanik odakların) boyunduruğu altına girmesini ve kendi talihine (kaderine) yabancılaşmasını derin bir entelektüel sancıyla ele alır. Onun felsefesinde kurtuluş, dışarıdan gelecek bir lütuf değil; ancak toplumsal bilincin uyanması, aklın ve iradenin sömürge zincirlerinden kurtarılmasıyla mümkündür.
Xanî’nin işaret ettiği ...
kendi olamama hali, sömürgecinin bilgisini ve ahlakını kendi doğasına giydirmeye çalışan esaret altındaki halkın trajedisidir. Bu trajedi, sömürge toplumunun zihninde sarsıcı bir unutuş dalgası yaratır. Sistematik unutuş ve kolektif hafızanın silinmesi, sömürgeci aygıtların toplumu tarihsizleştirmek, ortak geçmiş bağlarını koparmak ve böylece olası her türlü direniş potansiyelini doğmadan boğmak amacıyla kullandığı en işlevsel ideolojik araçtır.
Maurice Halbwachs’ın toplumsal hafıza üzerine yaptığı sosyolojik çalışmalar ışığında bakıldığında unutuş, sadece nörolojik veya zihinsel bir boşluk değil; toplumsal kimliğin, mekânsal aidiyetin ve etik değerlerin çözülmesine yol açan aktif, politik bir kötülük ve yabancılaşma biçimidir.
Bireyler parçaya odaklanıp bütünü unuttuklarında, kendi toplumsal gerçekliklerine, sınıfsal konumlarına ve yurtlarına yabancılaşırlar. Bu yabancılaşma sarmalı, bireyi atomize ederek onu bencil bir hayatta kalma mücadelesine ve kendi dar kabuğuna çekilmeye zorlar; bu da kolektif kurtuluş imkanlarını felç eder.
İşte bu noktada, yazılı tarihin sömürgeci tarafından sansürlendiği, hafızanın yasaklandığı koşullarda, Kürt kültürünün en güçlü aktarım kanalı olan sözlü edebiyat geleneği, yani Çîrokbêjî (masal anlatıcılığı) ve Dengbêjlik devreye girer.
Walter Benjamin’in tarih tezlerinde vurguladığı gibi, ezilenlerin geçmişteki acılarını, yenilgilerini ve direniş mirasını bugüne taşımak ve hatırlatmak, şimdiki zamandaki tahakküm ilişkilerini sarsacak yegane devrimci enerjidir. Hayatın ve üretkenliğin simgesi olan dişil bilgeliğin masal anlatıcılığı, sömürge kentin yozlaştırıcı yalanlarına karşı çocukların ve toplumun zihninde alternatif, masalsı ve etik bir evren kurarak kolektif belleği canlı tutar.
Bu bağlamda, Kürt şiirinin ve doğa felsefesinin mistik dehası Feqiyê Teyran, doğanın ve suyun diliyle konuşarak unutuşa karşı muazzam bir direnç odağı kurar. Teyran’ın kuşlarla, rüzgarla ve çağlayan sularla kurduğu diyalog, sömürge kentin mekanik, yapay ve köleleştirici diline karşı kozmik ve otantik bir dil arayışıdır.
Onun felsefesinde su, hafızadır; durmaksızın akar, tarihi taşır ve kentin kirlettiği ruhları arındırır. Teyran, kentin yalanlarına bulaşmamış bu doğal kaynakları dağları, nehirleri birer hafıza deposu olarak konumlandırır. Hatırlama eylemi, bu felsefi gelenek içinde sadece geçmişe yönelik nostaljik bir geri dönüş veya kederli bir yas süreci değil; şimdiki zamanda sömürgeciye karşı yürütülen son derece politik, dirençli ve ontolojik bir eylemdir.
Sömürge kentin yarattığı bu boğucu ahlaki çöküşe, her şeyin yalana dönüştüğü yabancılaşma ortamına karşı doğa, her zaman özgürlüğün, arınmanın ve otantik varoluşun yegane sığınağı olarak yükselir.
Kent; hiyerarşinin, sömürünün, yabancılaşmanın ve işgalin mekânıyken; doğa, insanın kendi içsel özüyle, kozmik yasalarla ve katıksız hakikatle buluştuğu liminal bir alandır. Tarih boyunca düşünürlerin, peygamberlerin, filozofların ve toplumsal asilerin kriz anlarında dağlara ve ıssızlığa çekilmesi rastlantısal bir kaçış değil, bilinçli bir arınma eylemidir.
Doğa özgür bir kent, kent ise yok edilmiş bir doğadır tespiti, moderniteye, sanayileşmeye ve sömürge uygarlığına yönelik köklü bir ekolojik felsefe eleştirisini barındırır. İnsan, doğanın dürüst ve yapaylıktan uzak yasalarıyla yüzleştiğinde, kentte normalleştirdiği kendi içsel köleliğini fark eder ve özgürlüğün gerçek, ödün verilemez bedelini öğrenir.
Doğadaki bu inziva ve olgunlaşma süreci, Zerdüşt’ün Gatalar'da (Avesta'nın en eski bölümleri) vurguladığı Vohu Manah (İyi Düşünce) ilkesinin içselleştirilmesiyle doğrudan bağlantılıdır. İyi düşünce, insanın doğayla uyum içinde olması, yalandan (Druj, drew) uzaklaşması ve kendi iradesini hakikate (Aşa) adamasıdır. Kentin gürültüsü ve riyakarlığı içinde Vohu Manah'a ulaşmak imkansızdır; bu yüzden bilinç, dağların ve ormanların sessizliğinde kendi özüyle baş başa kalmak zorundadır.
Doğadaki bu olgunlaşma süreci, Mezopotamya (Kürdistan) mitolojisinde Şahmaran kültüyle somutlaşan yılan sembolizmi üzerinden radikal bir aşamaya ulaşır. Yılan; antik dünyada hem zehriyle ölümü hem de deri değiştirerek yenilenmeyi, şifayı ve kozmik bilgeliği temsil eden çift yönlü bir arketiptir.
Bireyin kendi doğasında bir yılan tarafından sokulması ve bu acıyla sarsılması, dünyevi illüzyonlardan sıyrılması, ölüm gerçeğiyle ve en önemlisi kendi içsel karanlığıyla yüzleşmesidir.
Carl Gustav Jung’un analitik psikolojisinde belirttiği üzere gölge, bilincin reddettiği, korktuğu, kendisinden sakladığı tüm karanlık, ilkel ve yıkıcı potansiyelleri barındıran yapıdır. Sömürge iklimi, bireyin içindeki bu karanlığı besleyerek onu yıkıcı, bencil ve teslimiyetçi bir özneye dönüştürebilir. Ancak gerçek bilgelik ve ontolojik bütünleşme, bu karanlığı dışlamakla değil; yılanın yarayı yalaması gibi, onunla yüzleşip onu sevgi ve akılla dönüştürmekle mümkündür.
Kendi içsel karanlığını, korkusunu ve hayatta kalma dürtüsünü dürüstçe dize getirebilen bir bilinç, dış dünyadaki hiçbir despotik güç ve sömürgeci şiddet tarafından teslim alınamaz. Bu yüzleşme süreci, Melayê Cizîrî’nin tasavvufi ve felsefi şiirlerinde betimlediği aşk yoluyla arınma ve kesretten vahdete ulaşma deneyimiyle paralellik gösterir.
Cizîrî’nin felsefesinde ilahi aşk (ışk), insanı nefsani bağlarından, korkularından ve dünyanın geçici esaretlerinden kurtaran en yıkıcı ve en yaratıcı güçtür. Cizîrî, insan ruhunun acı çekerek, yanarak ve kendi varlığını aşkın içinde eriterek özgürleşeceğini savunur.
Yılanın ısırığıyla acı çeken münzevi bilinç, Cizîrî’nin aşk ateşiyle yanan arif insanı gibi, acıyı bir yok oluş değil, küllerinden yeniden doğuşun (ba'sü ba'de'l-mevt) vesilesi kılar. Acı, bilinci uykusundan uyandırır ve onu sömürge kentin uyuşturucu yalanlarına karşı dirençli bir özne haline getirir.
Kolektif ve toplumsal düzeyde gerçek bir özgürleşme ise ancak iki temel kozmik gücün dişil koruyucu bilgelik ile eril dönüştürücü eylemliliğin ontolojik düzeyde sentezlenmesiyle tarih sahnesine çıkabilir. Dişil ilke (Hayat/Jiyan); yaşamın üretkenliğini, estetiği, kültürel belleğin masalsı ve şiirsel aktarımını, şefkati ve sığınağı temsil eder.
O, sömürgecinin yıkıcı nekropolitikasına (ölüm politikasına) karşı hayatı sessizce büyüten koruyucu bir rahimdir. Eril ilke (Zerdüşt/Şervan) ise adaleti sağlamak amacıyla harekete geçen, sınırları çizen, kurulu baskı düzenini fiziksel olarak sarsan, haksızlığa başkaldıran eylemliliği ve kararlılığı simgeler.
Bu iki ilke birbirinden yalıtıldığında tarihsel olarak eksik kalmaya mahkumdur; zira eril güçten yoksun bir dişil ilke sömürgecinin talanına açık edilgen bir kurbana, dişil ilkeden ve hayat sevgisinden yoksun bir eril güç ise kör bir şiddete, militarizme ve yıkıcılığa evrilebilir. Ne var ki, bu iki gücün bir araya gelmesi, sömürge kentin tam ortasında nüfuz edilemez bir hakikat adacığının, alternatif bir özgür yaşam komününün kurulması anlamına gelir.
Bu birleşme, edilgen kederi, sızlanmayı ve ağlamayı bir kenara bırakarak, toprağın altında donmuş bir buğday tanesi gibi başını hiç eğmeden, baharın ve kurtuluşun gelişini hazırlama iradesidir. Zerdüşt’ün üç temel düsturu olan Humata (İyi Düşünce), Hukhta (İyi Söz) ve Hvarshta (İyi Eylem), bu kolektif yaşam alanında ete kemiğe bürünür. İyi düşünce dişil bilgelikle korunur, iyi söz sözlü kültürle aktarılır, iyi eylem ise esarete karşı direnen iradeyle pratikleşir.
Bu bütüncül direnişin etik ve felsefi sınırları, araç, amaç tutarlılığı ilkesiyle sıkı sıkıya çizilmek zorundadır. Sömürgeci şiddete karşı yürütülen her haklı mücadele, kendi içinde ahlaki bir pusulaya sahip olmak zorundadır; aksi takdirde egemen gücü devirmek isteyen uluslar, zamanla mücadele ettikleri canavarın yöntemlerini benimseyerek ona dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği adlı başyapıtlarında vurguladıkları gibi, kendi mitsel ve araçsal sınırlarını aşamayan her rasyonel isyan, kaçınılmaz olarak kendi karşıtına dönüşme riski taşır.
Hangi amaçla şiddete başvurmuşsan, o amacın mahkûmu olursun düsturu, özgürleşme felsefesinin en kritik etik uyarısıdır. Gerçek bir kurtuluş; aklın, dilin, kültürel değerlerin korunmasını, yaşama duyulan derin aşkın ve yaratıcı enerjinin açığa çıkarılmasını gerektirir.
Düşmandan korkmak esareti sürekli kılarken, yoldaşlarına karşı güvensizlik yaymak sömürgeci zihniyetin zihinlere ektiği zehrin içselleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bireysel ve toplumsal kurtuluşun nihai formülü; duyguların büyük bir toplumsal amaca kanalize edilmesi, rasyonel düşüncenin (aklın) her koşulda korunması ve her şeye rağmen hayatın (yaşama arzusunun) coşkuyla sevilmesidir.
İki yalnız bilincin ortak bir varoluşsal zeminde, sömürge kentin çeperlerinde buluşması, yabancılaşmanın ve ihanetin aşılacağı sonsuz ve özgür bir geleceğin ilk ve en güçlü adımıdır. Coğrafyanın ve tarihin tüm karanlığına rağmen, bilincin kendi özüyle ve kadim Kürdistan'ın Zerdüştî Kürt felsefi kökleriyle kurduğu bu ontolojik bağ, insanı kölelikten çıkarıp kendi kaderinin efendisi kılacak yegane güçtür.
KAYNAKLAR
Avesta: Pehlevilerin Dini Kitapları. (Çev. A. H. Bleeck). Hertford: Stephen Austin. (Aşa, Druj, Vohu Manah kavramlarının kozmolojik analizleri için birincil kaynak).
Benjamin, W. (1940). Tarih Felsefesi Üzerine Tezler. (Çev. A. Cemal). İstanbul: İletişim Yayınları.
Boyce, M. (1979). Zerdüştçüler: Dini İnançları ve Uygulamaları. London: Routledge & Kegan Paul.
Cizîrî, Melayê. (1570-1640). Divan. (Haz. M. Ditîm). İstanbul: Nûbihar Yayınları. (Aşk ve ontolojik arınma felsefesi üzerine).
Fanon, F. (1961). Yeryüzünün Lanetlileri. (Çev. Ş. Alpagut). İstanbul: Versus Kitap.
Halbwachs, M. (1925). Kolektif Hafıza. (Çev. Z. Dere). Ankara: Heretik Yayıncılık.
Hegel, G. W. F. (1807). Tinin Görüngübilimi. (Çev. A. Yardımlı). İstanbul: İdea Yayınevi.
Horkheimer, M. & Adorno, T. W. (1947). Aydınlanmanın Diyalektiği. (Çev. Elçin Gen). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Jung, C. G. (1951). Aion: Benliğin Görüngübilimi Üzerine Araştırmalar. (Çev. S. Özdemir). İstanbul: Pinhan Yayıncılık.
Sartre, J. P. (1943). Varlık ve Hiçlik: Görüngübilimsel Bir Ontoloji Denemesi. (Çev. İ. Yerguz). İstanbul: İthaki Yayınları.
Teyran, Feqiyê. (1590-1660). Şeyh Sen'an ve Elma Elması. (Haz. M. Bozkurt). Diyarbakır: Lîs Yayınları. (Doğa felsefesi ve su metaforu üzerine).
Xanî, Ehmedê. (1651-1707). Mem ve Zin. (Haz. K. Perwer). İstanbul: Avesta Yayınları. (Toplumsal irade ve sömürgeleşme karşıtı kimlik kuramı üzerine).
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



