Firdevsi'nin Şehnamesi'nde Rahş'ın nal seslerini duymak isteyenler, yüzlerini Mahabad'a değil önce İran'ın güneydoğusundaki Zahedan'a çevirmelidir. Çünkü Aryan halkların destan kahramanı Zal oğlu Rüstem'in gölgesi öyle sanıldığı gibi Kürdistan dağlarına filan değil, onun yarı müstakil iktidar alanı olmuş Zabulistan'ın yani bugünkü Sistan ve Beluçistan'ın rüzgârlı çöllerine düşmüştür. Öyleyse İran'ın doğu ile batı aksı arasında asırlardır örülen Kürt-Beluç ilişkisinin izini süreceksek eğer, önce bu tarihi ve coğrafik yanılgıyı bir tarafa bırakmak gerek. Bu yanılgıdan kurtulabilirsek işte o zaman, birbirine "namusu namusumdur" diye seslenmiş bu iki halkın yakınlığının, öyle siyasetin kurduğu geçici köprüler üzerinden değil, tarihin ve destanların derinliklerinde kök salmış müşterek bir hafızadan beslendiğini de görebiliriz. Üstelik bunu da öyle sıhhati tartışmalı "Kürdgilnamek" gibi eserlere yaslanarak filan da değil, hiçbir yiğit tarihçinin görmezden gelemeyeceği birincil kaynakların tanıklığıyla yaparız…
Kürdgilnamek'le sınırlı olmayan hakikat
Kürtler ile Beluçlar arasındaki tarihi yakınlıktan söz açıldığında, tartışmaların odağına çoğu zaman Kürdgilnamek adlı eser oturur. Geleneksel kabule göre eser, 17. yüzyılda Ahund Muhammed Salih Zengene-i Beluç tarafından kaleme alınmış ve Beluçlarla Kürtlerin müşterek geçmişine dair önemli rivayetleri muhafaza etmiştir. Ancak, tarihinin karanlıkta kalmış bazı dönemlerine ışık tutma iddiasındaki bu dikkat çekici eser, tarihi değeri kadar sıhhati bakımından da tartışmalıdır. Nitekim bazı araştırmacılar, esere hâkim olan dil ve üslubun 17. yüzyıldan ziyade 19. yüzyıl Fars nesrinin özelliklerini yansıttığını ileri sürerek geleneksel tarihlendirmeye ihtiyatla yaklaşmaktadır. Bu nedenle Kürdgilnamek, bir yandan önemli bir tarih anlatısı olarak ilgi görürken diğer yandan tenkit süzgecinden geçirilmesi gereken kaynaklar arasında değerlendirilmiştir.
Ancak asıl mesele tam da burada başlamıştır. Çünkü Kürt-Beluç ilişkilerinin tarihi derinliği, doğruluğu yahut yanlışlığı tartışılmalı bir eserin omuzlarına yüklenemeyecek kadar köklü ve geniştir. Öyle ki, Kürdgilnamek hiç yazılmamış olsaydı bile Sistan ve Beluçistan'ın tarihi aynı tanıklığı yapmaya devam edecekti. Çünkü Kürtlerin doğu İran coğrafyasındaki varlığı ile bu coğrafyanın Beluç, Zabulî ve Biraxoyi gibi halklarla kurduğu münasebetler yalnızca Kürdgilnamek'in satırlarında karşımıza çıkmaz. Belazurî'nin kayıtlarında, Gerdizî'nin rivayetlerinde, Bel'amî ve İsfehanî'nin nakillerinde, Beyhakî'nin aktarımlarında, Farsnâme'nin sayfalarında, Tarih-i Sistan ve Horasan'ın satır aralarında ve daha pek çok İslami ve İrani kaynakta Zabulistan ile Sistan havzasına uzanmış Kürt hareketliliğinin izlerine rastlamak fazlasıyla mümkündür. Her biri farklı dönemlerde, farklı siyasi ve kültürel saiklerle kaleme alınmış işbu ilk dönem ortaçağ kaynaklarının tamamı, aynı tarihi ufka işaret eden bilgilerle doludur. Öyleyse bu tarihi ufkun izlerini görmek için illa da Kürdgilnamek'in sayfalarını karıştırmaya gerek yoktur. Saffariler'den Yakub Leys'in sarayında şiirler terennüm etmiş Bessam-ı Kürd'den, İslam sonrası Fars şiirinin en erken temsilcisi olarak anılan Ebu'l-Hasan-ı Lukeri'ye kadar uzanan edebi miras bile tek başına bu ufku görmeye yeterdir. Mesela Fars şiirinin atası kabul edilen Rudeki'den çok önce Lukeri'nin, "bir Kürt için Luker'in çorak çölünün, Buhara'nın ihtişamlı saraylarından daha kıymetli olduğunu" dillendirmiş olması, Kürtlerin güneydoğu İran coğrafyasındaki varlığını yani Mahabad-Zahedan arasındaki müşterek hafızanın ne kadar derinlerde olduğunu belgelemeye kâfidir.
Fars'ın ufkuna açılan şehir: Şehr-e Kōrd
Nitekim Kürt-Beluç müşterek hafızasının sessiz tanıklarından biri de "Şehr-e Kōrd" adlı şehirdir. Yerel anlatılara göre Demirci Kawa'nın Dehak'ın zulmünden kurtardığı Ermayil ile Germayil'in nesillerine yurt olan bu şehir, efsane ile tarihin iç içe geçtiği kadim bir hafıza mekânı olarak Bahtiyarilerin de merkez yurdu olma özelliğini korusa da, Kiyaniler'den Kaçarlar dönemine kadar "Deh-Kōrd" adıyla hem Beluç anlatılarına hem de Kürt destanlarına konu edilmiştir. Güney cihetinden Fars eyaletine, doğudan ise Yezd çölleri üzerinden Sistan havzasına açılan yolların kavşağında yer alan bu kent, konumu sayesinde yalnızca bir yerleşim merkezi değil, yüzyıllar boyunca güneybatı İran ile Beluçistan arasında hareket etmiş kervanların, aşiretlerin, tüccarların ve hatıraların da uğrak noktası olmuştur. Çünkü Şehr-e Kōrd'dan güneydoğuya doğru inen yollar yalnızca Sistan ve Beluçistan'a çıkmaz, Kürtlerle Beluçların asırlar boyu paylaştıkları müşterek tarih sahnesi olan başka bir kadim şehre, "Kerman"a ulaşır. O Kerman ki Köprülüzade Fuad Efendi'nin marifetiyle Türkiye'de hâlâ "Kirman" diye isabetsiz bir telaffuzla anılmaya devam etmektedir.
Kerman'dan Sistan'a uzanan manevi yol
Hormozgan ile Sistan kıyılarına uzanan kadim güzergâhın tam ortasında duran Kerman şehri, iki halk arasındaki tarihi temasların en önemli duraklarından birisidir. Zagros'un doğusundan daha doğuya giden Kürtler buradan Sistan ve Beluçistan topraklarına ulaşırken, doğudan gelen kervanlar da aynı güzergâhı takip ederek İran'ın iç güney bölgelerine doğru ilerlemişlerdir. Lakin bu ilerleme öyle sanıldığı gibi sadece ticaret yollarıyla filan da olmamıştır. Manevi yolların da bu alışverişte rolü büyüktür. Cibâl'den Horasan'a çıkan, Horasan'dan Sistan'a inen o geniş tasavvuf geleneği, Sistan ve Sind havzasından gelen irfan damarlarıyla burada buluşmuştur. Bu nedenle Kerman'ın tarihine bakıldığında yalnızca tüccarların değil, sufilerin de ayak izlerine rastlanır.
Örneğin tasavvuf tarihinin büyük isimlerinden Bayezîd-i Bistamî'nin ümmî hocası Ebû Ali es-Sindî bu sufilerden sadece birisidir. Türkçe kaynaklar dışında birçok eserde "el-Kürdî" nisbesiyle anılan Sindî'nin Sistan-Horasan sınırında vaki "Sind" köyünden gelen nisbesini Hindistan'daki Sind bölgesiyle ilişkilendiren sufi meşrep araştırmacılar, onun tabakat kitaplarındaki "Kürdî" nisbesini çoğu zaman görmezden gelmiştir. Oysa klasik tasavvuf ve tabakat kaynaklarında Ebû Ali es-Sindî gibi "Kürdî" nisbesiyle anılan yüzlerce sufinin Kerman ve Sistan'daki varlığı, Kürtlerin bu geniş coğrafyadaki manevi dolaşımının tesadüfî olmadığını göstermeye kâfidir.
Kürt-Beluç tasavvuf cephesinin en dikkat çekici simalarından birisi de annesi Şebankâre Kürtlerinden kabul edilen 15. yüzyılın önemli sufisi, Şah Nimetullah-ı Velî'dir. Hayatının önemli bir bölümünü Kerman'da geçirmiş ve burada büyük bir irfan merkezi oluşturmuş Velî, adeta Kürtlerle Beluçların kesiştiği manevi coğrafyanın da sembol şahsiyetlerindendir. Onun hâlen Yaresan Kürtleri ile Haksariyye Kürt dervişleri arasında yaşatılan geleneği, Kürt-Beluç sufiliğinin çarpıcı örneklerindendir. Dolayısıyla bugün Mahabad ile Zahedan arasında hissedilen tarihi yakınlığın kaynağını yalnızca modern siyasette aramamak gerekir. Bu iki halkı birbirine yaklaştıran güçlü bağlardan birisi de müşterek kimliğe sahip dervişlerin yürüdüğü yollarla ortak hafızanın yaşatıldığı menkıbe ve makberelerdir. Nitekim Kerman'ın Mahan ilçesindeki Şah Nimetullah-ı Velî'nin o maneviyatı yüksek makberesi, yalnızca Kürtlerle Beluçların buluştuğu bir mekân değil, iki halkın bir diğerinin hikâyesine dâhil olduğu bir kutsal mekân hafızasıdır.
Mekran Sahilleri: Beluç aşiretlerinin ana yurdu
Bugün İran'ın yeni başkent projesiyle gündeme gelen Sistan'ın güney şeridi Mekran havzası, Beluçların ana yurtlarından biri olsa da Kürtlerin de yabancısı olduğu bir coğrafya değildir. Ortaçağda Deştistan ve Berazcan'dan buraya akmış Şebankâreler, uzunca bir süre bu bölgeye hâkim olmuş ve Kürtlerin yalnızca Zagros dağlarına sıkışmış bir halk olmadığını, aksine Hint Okyanusu'na açılan yollar üzerinde de siyasi ve kültürel varlık gösterdiğini ortaya koymuşlardır. Beluçî dilinde Mekûran denilen mercanlarıyla ünlü bu sahil şeridinin asli halkı olan bu Beluçîler arasında Beluçlaşmış Şebankâreler, Zengeneler gibi Kürt aşiretleri de vardır ki bunlar da öyle sanıldığı gibi yalnızca İran, Pakistan ve Afganistan arasında bölünmüş bir topluluk değildir. Onların tarihi coğrafyası da modern devlet sınırlarının çok ötesindedir. Bugün Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde yaşayan Beluç toplulukları, son dönem göçlerinin bir ürünü değil, yüzyıllardır Umman Denizi'nin iki yakasında yaşamış kadim nüfusun bir devamıdır.
Çünkü aynı deniz havzasına kurulu limanları kullanmışlardır. Deniz, onları birbirinden ayırmamıştır, daha çok birbirine bağlayan doğal bir yol hâline gelmiştir. Zagros Dağları Kürtler için ne ifade etmişse, Umman Denizi de Beluçlar için aynı anlamı taşımıştır. Bu sebeple Beluç tarihini yalnızca üç devletin sınırları içerisinde okumak, tıpkı Kürt tarihini yalnızca bugünkü siyasi haritalara indirgemek kadar eksik bir bakış açısı olur. Her iki halk da modern devletlerden çok daha eski bir coğrafyanın çocuklarıdır. Her ikisinin de tarihi yurdu bugünkü sınırları aşar. Ne var ki her ikisi de tarih boyunca büyük imparatorlukların sınırlarında yaşamış ve zaman zaman aynı siyasi kaderi tecrübe etmiştir. Ortadoğu'nun bütün halkları aynı coğrafyayı paylaşmıştır belki, ancak aynı tarihi yaşamamıştır. Kimileri geçmişini sarayların kitabelerine kazımış, kimileri ise hafızasını destanlara, ağıtlara ve sözlü geleneğe emanet etmek zorunda kalmıştır. Kürtler ve Beluçlar ise büyük ölçüde bu ikinci tarihin mirasçılarıdır. Birinin ufkunu Zagrosların dorukları belirlemiş, diğerinin gözleri Umman Denizi'nin sonsuz maviliğine açılmıştır.
İlk bakışta birbirinden uzak gibi görünen bu iki dünya, aslında aynı kaderin farklı yüzleridir. Belki de bu yüzden Mahabad-Zahedan arasındaki mesafe, haritaların gösterdiği kadar uzun değildir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



