Yaklaşık son on beş yıl boyunca Ortadoğu'nun stratejik gündemini büyük ölçüde Suriye belirledi.
Bugün ise bu harita değişiyor.
Bölge, tek bir savaşın, tek bir diplomatik girişimin ya da yalnızca büyük güçler arasındaki rekabetin şekillendirdiği bir dönemden çıkıyor; aynı anda yaşanan çok sayıda yapısal dönüşümün belirlediği yeni bir jeopolitik çağa giriyor.
Gazze'de süregelen savaş…
İran ile İsrail arasında ilk kez doğrudan yaşanan askerî çatışmalar…
Suriye'nin hâlâ belirsizliğini koruyan geleceği…
Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı çevresindeki güvenlik riskleri…
Enerji, kritik mineraller, yapay zekâ, veri altyapısı ve dayanıklı tedarik zincirleri etrafında yoğunlaşan küresel rekabet…
Bütün bu gelişmeler yalnızca Ortadoğu'nun siyasi dengelerini değil, ekonomik coğrafyasını da yeniden şekillendiriyor.
Yirmi birinci yüzyılda güç artık sadece askerî kapasiteyle ölçülmüyor.
Enerji akışını yönetebilmek…
Yatırım çekebilmek…
Pazarları birbirine bağlayabilmek…
Güvenilir kurumlar inşa edebilmek…
Veri ağları ve dijital altyapılar kurabilmek…
En az askerî caydırıcılık kadar belirleyici hâle geliyor.
İşte tam bu noktada Irak, giderek Suriye'nin yerini alan yeni stratejik ağırlık merkezi olarak öne çıkıyor.
Ve Irak içinde de özellikle Irak Kürdistan Bölgesi…
Bu değişim yalnızca Türkiye açısından değil; Irak, Körfez ülkeleri, Avrupa ve daha geniş uluslararası toplum açısından da yeni fırsatlar ve yeni riskler doğuruyor.
Bugün asıl soru artık yalnızca güvenlik tehditlerinin nasıl yönetileceği değildir.
Asıl mesele, şekillenmekte olan yeni Ortadoğu'nun siyasi ekonomisinin nasıl inşa edileceğidir.
Güvenlik sınırından jeoekonomik kavşağa
Türkiye'nin Irak'ın kuzeyine yönelik politikası kırk yılı aşkın süre boyunca doğal olarak güvenlik eksenli şekillendi.
PKK'nın silahlı faaliyetleri binlerce insanın hayatına mal oldu; Türkiye'ye ağır ekonomik maliyetler yükledi; dış politika önceliklerini ve güvenlik stratejisini derinden etkiledi.
Dolayısıyla Ankara'nın terörle mücadeleyi merkezine alan yaklaşımı dönemin şartlarında hem anlaşılır hem de kaçınılmazdı.
Ancak stratejik çevre değiştikçe stratejilerin de değişmesi gerekir.
Bugün Irak'ın kuzeyi yalnızca dağlardan, sınır hatlarından ve askerî operasyonlardan ibaret bir coğrafya değildir.
Burası giderek Ortadoğu'nun en önemli jeoekonomik kavşaklarından biri hâline geliyor.
Zengin petrol ve doğal gaz kaynakları…
Genç ve girişimci nüfusu…
Gelişen özel sektörü…
Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına açılabilme imkânı…
Bölgeye yeni ve farklı bir stratejik değer kazandırıyor.
Üstelik bu değer artık yalnızca hidrokarbon rezervlerinden kaynaklanmıyor.
Elektrik enterkonneksiyonları…
Doğalgaz altyapısı…
Demiryolları…
Fiber optik veri ağları…
Yapay zekâ veri merkezleri…
Kritik mineral tedarik zincirleri…
Irak'ın kuzeyini geleceğin ekonomik bağlantı haritasının önemli düğüm noktalarından biri hâline getiriyor.
Jeopolitiğin dili değişiyor.
Coğrafya yeniden önem kazanıyor.
Ancak bu kez sınırların çizdiği coğrafya değil; bölgeleri birbirine bağlayan coğrafya öne çıkıyor.
Enerji üreten ülkeler kadar, bölgeleri birbirine bağlayan ülkeler de stratejik önem kazanıyor.
Türkiye bu açıdan benzersiz avantajlara sahip.
Irak da giderek aynı kategoriye giriyor.
Kalkınma Yolu: Yeni Avrasya'nın omurgası mı?
Bu dönüşümün en somut örneklerinden biri hiç kuşkusuz Kalkınma Yolu Projesi'dir.
Basra Körfezi'ndeki Büyük Faw Limanı'nı Bağdat üzerinden Türkiye'ye bağlamayı hedefleyen proje çoğu zaman yalnızca bir ulaştırma yatırımı olarak görülüyor.
Oysa bundan çok daha büyük bir vizyonu temsil ediyor.
Irak açısından mesele, petrol gelirlerine bağımlı ekonomik yapıyı çeşitlendirmek ve ülkeyi Asya ile Avrupa arasında yeni bir ticaret, sanayi ve lojistik merkezi hâline getirmektir.
Türkiye açısından ise orta koridor ile bütünleştiğinde Avrupa ile Asya arasındaki en önemli bağlantı ağlarından birini oluşturabilir.
Körfez ülkeleri için Avrupa'ya daha kısa ve güvenli ulaşım sağlayacak yeni bir güzergâh anlamına geliyor.
Avrupa için ise enerji arzını ve tedarik zincirlerini çeşitlendirecek stratejik bir seçenek sunuyor.
Irak Kürdistan Bölgesi bu yeni mimarinin tam ortasında bulunuyor.
Dolayısıyla bölgenin istikrarı artık yalnızca Irak'ın iç meselesi değildir.
Erbil'deki yönetişim kalitesi…
Yatırım ortamı…
Kurumsal kapasite…
Siyasi öngörülebilirlik…
Körfez'den Akdeniz'e uzanan ekonomik projelerin başarısını doğrudan etkileyen unsurlar hâline geliyor.
Irak Kürdistan Bölgesi artık yalnızca anayasal statüsü tartışılan bir bölge değildir.
Avrasya'nın yeni ekonomik coğrafyasının önemli bileşenlerinden biri olmaya adaydır.
PKK sonrası dönem aslında şimdi başlıyor
Son dönemde PKK'nın silahlı faaliyetlerini sona erdirebileceğine ilişkin gelişmeler doğal olarak güvenlik perspektifinden değerlendiriliyor.
Ancak silahların susması sürecin sonu değil, belki de başlangıcı olacaktır.
Çünkü güvenlik gündemi gerilerken siyaset, ekonomi ve yönetişim çok daha fazla önem kazanacaktır.
Anayasal vatandaşlık…
Yerel yönetimlerin işleyişi…
Merkez-yerel dengesi…
Temel hak ve özgürlükler…
Ekonomik kalkınmanın paylaşımı…
Toplumsal bütünleşme…
Önümüzdeki dönemin temel tartışma başlıkları bunlar olacaktır.
Uluslararası deneyimler önemli bir gerçeği gösteriyor.
Çok etnikli toplumlarda kalıcı istikrar yalnızca güvenlik politikalarıyla sağlanamaz.
Kapsayıcı kurumlar…
Hukukun üstünlüğü…
Eşit vatandaşlık…
Ekonomik fırsatlar…
Ve adil yönetişim…
Barışın gerçek temellerini oluşturur.
Silahlar çatışmayı durdurabilir.
Ancak refahı, güveni ve siyasi meşruiyeti ancak güçlü kurumlar üretebilir.
Bu nedenle PKK'nın silahlı kapasitesinin sona ermesi, güvenlik döneminin kapanmasından çok yönetişim döneminin başlaması anlamına gelebilir.
Kürt meselesi PKK'dan çok daha geniştir
Burada önemli bir analitik ayrım yapmak gerekiyor.
PKK'nın geleceği ile Kürt meselesinin geleceği aynı konu değildir.
Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Irak Anayasası içinde faaliyet gösteriyor.
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kürt yapıları tamamen farklı güvenlik şartları altında hareket ediyor.
İran'daki Kürt siyasi hareketleri kendi iç dinamikleriyle şekilleniyor.
Türkiye'deki Kürt vatandaşların beklentileri ise farklı bir anayasal ve siyasal bağlam içinde değerlendirilmelidir.
Bunlara Avrupa ve Kuzey Amerika'da giderek daha etkili hâle gelen Kürt diasporasını da eklemek gerekir.
Dolayısıyla "Kürt meselesi", tek merkezden yönetilen, tek hedefi olan homojen bir siyasi yapı değildir.
PKK silahlı bir örgüt olarak tarih sahnesinden çekilse bile Kürt siyaseti ortadan kalkmayacaktır.
Tam tersine yeni bir evreye girecektir.
Silahlı mücadele yerini yönetişime bırakacaktır.
Dağların yerini piyasalar alacaktır.
Silahların yerini yatırım, enerji, teknoloji, eğitim, diplomasi ve ekonomik entegrasyon alacaktır.
Asıl soru artık şu olacaktır: Türkiye, bu dönüşümü yalnızca güvenlik perspektifinden izleyen bir ülke mi olacak?
Yoksa yeni Ortadoğu'nun ekonomik ve stratejik mimarisini şekillendiren başlıca aktörlerden biri mi?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca Ankara-Erbil ilişkilerini değil, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu'nun siyasi ekonomisini de belirleyecektir.
Irak Kürdistan Bölgesi'nin yeni gerçekliği ve ortak geleceğin inşası
PKK sonrası dönemin en önemli özelliği, güvenlik eksenli yaklaşımın tek başına yeterli olmayacak olmasıdır. Silahlı çatışmanın yerini giderek yönetişim, ekonomik kalkınma, kurumsallaşma ve bölgesel entegrasyon alacaktır.
Bu nedenle hem Ankara'nın hem de Irak Kürdistan Bölgesi'nin kendisini yeni gerçekliğe göre yeniden konumlandırması gerekiyor.
Irak Kürdistan Bölgesi tek sesli bir yapı değil
Dışarıdan bakıldığında "Kürtler" çoğu zaman tek bir siyasi aktörmüş gibi değerlendirilir.
Oysa gerçek bundan çok daha karmaşıktır.
Irak Kürdistan Bölgesi, farklı tarihsel hafızalara, siyasi geleneklere, aşiret dengelerine, ekonomik çıkarlara ve dış politika tercihlerine sahip çoğulcu bir yapıdır.
Erbil ve Duhok merkezli Kürdistan Demokrat Partisi (KDP), uzun yıllardır Türkiye ile ekonomik iş birliğini, enerji ihracatını, yabancı yatırımları ve özel sektör öncülüğünde büyümeyi önceleyen daha pragmatik bir çizgi izlemektedir.
Süleymaniye merkezli Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ise tarihsel olarak Bağdat ve İran ile daha yakın ilişkiler geliştirmiş; bunun yanında Washington ve Avrupa başkentleriyle de temas kanallarını açık tutmaya özen göstermiştir.
Ancak bugün bölgenin siyasi tablosu yalnızca bu iki geleneksel aktörden ibaret değildir.
Yeni nesil reform hareketleri…
Genç girişimciler…
Teknoloji şirketleri…
Üniversiteler…
Kadın girişimciler…
Sivil toplum…
Bağımsız medya…
Şeffaflık ve hesap verebilirlik talep eden yeni kuşak…
Irak Kürdistan Bölgesi'nin siyasal ve ekonomik dönüşümünde giderek daha görünür hâle geliyor.
Bu değişim küçümsenmemelidir.
Çünkü genç kuşakların öncelikleri artık yalnızca kimlik siyaseti değildir.
İş bulabilmek…
Dünyaya açılabilmek…
Kaliteli eğitim…
Teknoloji…
Yapay zekâ…
İyi yönetişim…
Yolsuzlukla mücadele…
Hukukun üstünlüğü…
Bunlar giderek daha fazla önem kazanıyor.
Bu nedenle Irak Kürdistan Bölgesi'nin temel meselesi artık kimlikten ziyade kurumsal kapasitedir.
Sorulması gereken sorular şunlardır:
Erbil ile Süleymaniye ortak stratejik hedeflerde buluşabilecek mi?
KDP ile KYB rekabet ederken ortak çıkarlarını koruyabilecek mi?
Petrol gelirleri daha şeffaf yönetilebilecek mi?
Ekonomi hidrokarbon bağımlılığından kurtarılabilecek mi?
Bağdat ile ilişkiler sürekli kriz üretmek yerine daha öngörülebilir bir zemine taşınabilecek mi?
Ve belki de en önemlisi…
Irak Kürdistan Bölgesi, Türkiye, İran, ABD, Avrupa, İsrail, Körfez ülkeleri ve giderek Çin arasındaki rekabetin pasif bir oyun alanı olmaktan çıkıp kendi stratejik önceliklerini belirleyebilen olgun bir bölgesel aktöre dönüşebilecek mi?
Bu sorular yalnızca Kürt siyasetinin geleceğini değil, Irak'ın istikrarını ve Türkiye'nin güvenliğini de belirleyecektir.
Tarihin en önemli dersi: Hamiler değil komşular kalıcıdır
Kürt siyasi hareketlerinin son yarım yüzyıllık tarihi önemli bir ders veriyor.
Uluslararası sistemde kalıcı dostluklar yoktur.
Kalıcı çıkarlar vardır.
ABD'nin DEAŞ'a (IŞİD) karşı mücadelede Kürt güçleriyle kurduğu yakın iş birliği ortak tehdidin doğal sonucuydu.
Fakat aynı ABD, 2017 bağımsızlık referandumu sırasında Irak'ın toprak bütünlüğünü desteklemeyi tercih etti.
Avrupa ülkeleri de benzer bir tutum aldı.
İsrail'in açık desteği ise uluslararası denklemi değiştirmeye yetmedi.
Bu tablo yalnızca geçmişe ait değildir.
Bugün de büyük güçlerin öncelikleri hızla değişebiliyor.
Washington'un öncelikleri değişebilir.
Avrupa'nın enerji ihtiyaçları değişebilir.
İran'ın bölgesel hesapları farklılaşabilir.
Körfez sermayesi başka yönlere akabilir.
Çin yeni ekonomik öncelikler belirleyebilir.
Buna karşılık değişmeyen tek gerçek coğrafyadır.
Türkiye değişmeyecek.
Irak değişmeyecek.
İran değişmeyecek.
Bu nedenle uzun vadeli güvenlik ve refahın temeli dış sponsorlar değil; güçlü kurumlar, ekonomik çeşitlilik ve komşularla kurulan karşılıklı güven ilişkileridir.
Jeopolitiğin en eski kuralı hâlâ geçerlidir:
Komşularınızı değiştiremezsiniz.
Irak yeni büyük güç rekabetinin merkezlerinden biri
Irak artık yalnızca kendi iç siyasetiyle açıklanabilecek bir ülke değildir.
ABD açısından Irak, DEAŞ'ın yeniden ortaya çıkmasını önleyecek, İran'ın nüfuzunu dengeleyecek ve enerji piyasalarının istikrarını destekleyecek önemli bir ülkedir.
Avrupa açısından Irak, enerji arz güvenliği, yeniden yapılanma, göç yönetimi ve yeni ulaştırma koridorları bakımından giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
Körfez ülkeleri Irak'ı artık yalnızca sorunlu bir komşu olarak değil; yatırım yapılabilecek büyük bir ekonomik alan olarak görmeye başlamıştır.
Çin ise ulaştırma, telekomünikasyon, sanayi bölgeleri ve dijital altyapılar üzerinden sessiz ama istikrarlı biçimde nüfuzunu artırmaktadır.
İran ise tarihî, dinî, ekonomik ve siyasi bağları sayesinde etkisini sürdürmektedir.
Bu tablo tek bir gerçeği ortaya koyuyor.
Irak artık tek bir gücün nüfuz alanı değildir.
Çok kutuplu rekabetin merkezlerinden biridir.
Tam da bu nedenle hem Bağdat'ın hem de Erbil'in kurumsal dayanıklılığı her zamankinden daha önemli hâle geliyor.
Yeni jeopolitiğin adı: Bağlantısallık
Önümüzdeki yirmi yılın rekabeti yalnızca askerî güçler arasında yaşanmayacak.
Asıl rekabet bağlantısallık üzerinden şekillenecek.
Petrol ve doğal gaz boru hatları…
Elektrik şebekeleri…
Demiryolları…
Limanlar…
Lojistik merkezleri…
Fiber optik veri ağları…
Yapay zekâ veri merkezleri…
Kritik mineraller…
Finansal ağlar…
Sanayi koridorları…
Artık bunların tamamı askerî üsler kadar stratejik önem taşıyor.
Basra'dan başlayıp Bağdat, Musul, Erbil ve Ceyhan üzerinden Akdeniz'e uzanabilecek ekonomik kuşak yalnızca Irak için değil; Türkiye, Körfez ve Avrupa için de ortak çıkar üretebilir.
Bu koridorlardan yalnızca petrol akmayacaktır.
Doğalgaz…
Elektrik…
Petrokimya ürünleri…
Sanayi malları…
Veri…
Teknoloji…
Sermaye…
Ve bilgi de dolaşacaktır.
Yeni jeopolitiğin dili budur.
Askerî üstünlük önemini koruyor.
Ancak ekonomik bağlantılar artık kalıcı nüfuzun temelini oluşturuyor.
Kriz yönetiminden bölgesel mimarlığa
Ortadoğu'nun yeniden şekillendiği bu dönemde tarih yalnızca devletleri değil, liderleri de sınıyor.
PKK'nın silahlı varlığının sona ermesi, eğer kalıcı biçimde gerçekleşirse, yalnızca kırk yılı aşan bir güvenlik döneminin kapanışı olmayacaktır. Bu gelişme aynı zamanda Türkiye, Irak ve Irak Kürdistan Bölgesi için yeni bir siyasi ve ekonomik sayfa açabilir.
Fakat bu sayfa kendiliğinden yazılmayacaktır.
Doğru stratejiler geliştirilmezse, güvenlik alanında elde edilen kazanımlar kısa sürede yeni siyasi krizlere dönüşebilir.
Doğru yönetilebilirse, uzun yıllardır çatışmalarla anılan bu coğrafya ilk kez ekonomik bütünleşme, bölgesel bağlantısallık ve ortak refah üzerinden yeni bir gelecek inşa edebilir.
Kürt liderliğinin önündeki tarihî tercih
Bugün kritik karar vermesi gereken yalnızca Ankara değildir.
Erbil…
Süleymaniye…
Bağdat…
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kürt aktörleri…
İran'daki Kürt siyasi hareketleri…
Avrupa ve Kuzey Amerika'daki etkili Kürt diasporası…
Hepsi yeni bir stratejik gerçeklikle karşı karşıyadır.
Geçmişte uygulanan denge siyaseti, yani Ankara, Bağdat, Tahran, Washington, Körfez başkentleri ve diğer uluslararası aktörler arasında hassas bir denge kurarak hareket etme yaklaşımı belirli dönemlerde önemli manevra alanı sağladı.
Ancak bunun da sınırları vardır.
Sürekli dış destek arayan siyasetler, zamanla kendi kurumlarını güçlendirmek yerine dış gelişmelere bağımlı hâle gelebilir.
Bu da onları büyük güç rekabetinin öznesi değil, nesnesi yapar.
Gerçek stratejik güç ise içeriden gelir.
Şeffaf kurumlardan…
Hukukun üstünlüğünden…
Hesap verebilir yönetimden…
Çeşitlenmiş ekonomiden…
Nitelikli insan kaynağından…
Irak Kürdistan Bölgesi'nin en büyük sermayesi yalnızca petrol değildir.
Genç nüfusudur.
Girişimci ruhudur.
Türkiye ile Körfez arasında doğal köprü oluşturan coğrafyasıdır.
Uluslararası yatırım çekme potansiyelidir.
Bunlar doğru yönetildiğinde, bölgeyi yalnızca enerji ihracatçısı değil; teknoloji, lojistik, finans ve hizmet ekonomisinin de önemli merkezlerinden biri hâline getirebilir.
KDP ile KYB'nin farklı siyasi geleneklere sahip olması doğaldır.
Demokratik rekabet sağlıklı bir sistemin parçasıdır.
Ancak rekabet stratejik parçalanmaya dönüşürse bundan hiç kimse kazançlı çıkmaz.
Birlik, tek seslilik demek değildir.
Temel stratejik hedeflerde ortak akıl üretebilmek demektir.
Ankara için yeni stratejik çerçeve
Türkiye açısından da yeni dönemin dili farklı olmalıdır.
PKK sonrası dönemde güvenlik elbette önemini koruyacaktır.
Hiçbir devlet sınır güvenliğinden taviz veremez.
Ancak güvenlik artık tek sütun olmamalıdır.
Ekonomik diplomasi…
Enerji iş birliği…
Teknoloji ortaklıkları…
Yatırımlar…
Üniversiteler arası iş birlikleri…
Yerel yönetimler…
İş dünyası…
Sivil toplum…
Yeni dönemin tamamlayıcı unsurları hâline gelmelidir.
Türkiye'nin en önemli avantajı yalnızca askerî kapasitesi değildir.
Sanayi altyapısı…
Enerji altyapısı…
Avrupa pazarlarına erişimi…
NATO üyeliği…
Gelişmiş özel sektörü…
Ve hem Bağdat hem Erbil ile aynı anda konuşabilen az sayıdaki bölgesel aktörden biri olmasıdır.
Bu avantajlar doğru kullanılırsa Türkiye yalnızca güvenlik üreten değil, refah üreten bölgesel bir güç hâline gelebilir.
Dört stratejik öncelik
Önümüzdeki dönemde hem Ankara'nın hem de Kürt liderliğinin dört temel önceliğe odaklanmasının yararlı olacağı kanaatindeyim.
Birincisi, Ankara, Bağdat ve Erbil arasında güvenlik odaklı temasların ötesine geçen kurumsal bir stratejik diyalog oluşturulmalıdır. Enerji, ulaştırma, yatırım, su yönetimi, dijital altyapı, kritik mineraller, eğitim ve yeniden imar alanlarında sürekli çalışan ortak mekanizmalar kurulmalıdır.
İkincisi, enerji ilişkileri yalnızca petrol ihracatına indirgenmemelidir. Doğal gaz, elektrik enterkonneksiyonları, petrokimya, hidrojen, veri merkezleri, yapay zekâ altyapısı ve ileri sanayi yatırımları yeni ortaklığın omurgasını oluşturmalıdır. Basra'dan Ceyhan'a uzanan koridor, yalnızca bir ulaştırma hattı değil, yeni Ortadoğu'nun ekonomik omurgası olarak tasarlanmalıdır.
Üçüncüsü, Kürt liderliği uzun vadeli geleceğini büyük güçler arasındaki rekabete yaslanarak değil; güçlü kurumlar, hukukun üstünlüğü, ekonomik çeşitlilik ve komşularıyla kuracağı güven ilişkileri üzerine inşa etmelidir. Aynı şekilde Türkiye de yalnızca güvenlik kurumlarıyla değil; üniversiteler, belediyeler, iş dünyası, düşünce kuruluşları ve sivil toplumla daha derin ilişkiler geliştirmelidir. Kalıcı güven, toplumlar arasında inşa edilir.
Dördüncüsü, bütün taraflar sıfır toplamlı jeopolitik anlayışı geride bırakmalıdır. Müreffeh bir Irak Kürdistan Bölgesi, güçlü bir Irak'ın alternatifi değildir. Güçlü ve istikrarlı bir Irak da Türkiye'nin bölgesel etkisini azaltmaz. Tersine, ortak refah ortak güvenliği; ortak güvenlik de ortak egemenliği güçlendirir.
Tarihin açtığı pencere
Ortadoğu yeni bir stratejik dönemin eşiğindedir.
Önümüzdeki yıllarda bölgenin kaderini yalnızca ordular belirlemeyecektir.
Güçlü kurumlar…
Bağlantı koridorları…
Enerji ağları…
Teknoloji…
Yatırım…
İnsan sermayesi…
Ve güven üretebilen yönetimler belirleyecektir.
Türkiye'nin coğrafi konumu, sanayi kapasitesi ve enerji altyapısı…
Irak'ın doğal kaynakları ve yeniden yapılanma ihtiyacı…
Irak Kürdistan Bölgesi'nin girişimci insan kaynağı ve bağlantısallık potansiyeli…
Doğru yönetildiğinde birbirini tamamlayan stratejik avantajlardır.
Bu nedenle mesele yalnızca PKK'nın silah bırakması değildir.
Asıl mesele, güvenlikten jeoekonomiye geçişi başarabilmektir.
Eğer Ankara güvenlik kazanımlarını ekonomik entegrasyon ve kurumsal iş birliğiyle destekleyebilirse; Kürt liderliği de yönetişim, şeffaflık ve ekonomik çeşitlenmeyi önceleyen yeni bir vizyon geliştirebilirse, kazanan yalnızca Türkiye veya Irak Kürdistan Bölgesi olmayacaktır.
Kazanan Irak olacaktır. Kazanan Körfez olacaktır. Kazanan Avrupa'nın enerji güvenliği olacaktır.
Ve belki de ilk kez, onlarca yıldır çatışmalarla anılan bu coğrafyada iş birliği, bağlantısallık ve ortak refah üzerine kurulu yeni bir Ortadoğu'nun temelleri atılabilecektir.
Tarih, değişimin peşinden sürüklenenleri değil; değişimi zamanında okuyup ortak bir gelecek inşa edebilen liderleri hatırlayacaktır.
Mehmet Öğütçü kimdir?
Eski bir Türk diplomatıdır; Turgut Özal'ın en genç danışmanı olmuştur. OECD ve Uluslararası Enerji Ajansı'nda (IEA) üst düzey görevlerde bulundu. Irak Kürdistan Bölgesi'nde uzun yıllar faaliyet gösteren Genel Energy plc'nin Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. NATO Savunma Koleji Vakfı Bilim Kurulu Üyesidir. Halen London Energy Club'ın ve Global Resources Partners'in başkanlığını yürütmektedir. Enerji güvenliği, jeopolitik, uluslararası yatırım ve küresel ekonomi alanlarında çalışmalar yapmaktadır.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



