Yıllar geçer üzerimden, ben acımla kalakalırım. Acı yurduna bilendi yüreğim, benim kadim gerçeğim. Kan bulandı hakikatime. Kana büründü inandıklarım. Ağıtlar hiç değişmedi. Aynı akşamlarda uğurluyoruz günlük kaygılarımızı. Lüküsün ışığında toplanacak meclisimiz ve biz kendimizi bileceğiz. Ağlayacak yarasalar. Bakıp bakıp yüzümüze kararacak dağlar. Divanlar gidip gelecek bir solukta. Koçberler yollara düşecek yeniden. Denkler kurulacak şafakla. Ermeniler yanımızda duracak Xançebek’te. İhsan Nuri Paşa düşlerimden çıkmayacak. Bir dengbêj meclisi daha kurulacak yanı başımızda ve el atılacak Derwêşê Evdî’ye, Evdalê Zeynikê’ye yeni bir nefesle.
Eski bir şehrin uzak dağ başlarında kıvranıyorum, kıvranıyorum. Siz Mardin deyin ben Varto diyeyim. Aynı acının bileşkesinde bir araya gelmeyecek miyiz sonunda? Gövdeniz kurşunlanırken yol ayrımlarında. Kanımızda durmayacak mı o çok sakladığımız, gözümüz gibi baktığımız kırmızı güller. Hangi kelimelerden medet umacağımı bilemiyorum. Yıllar geçer üzerimden kara bulutlar misali. Ben Rewşen Bedîrxan gibi bakıp kalıyorum uzaklardan melül melül. Mahpushanemde bir gül, bir yetim. Uzun zaman yalnızlıkları, düşmez şair yakamdan. Bilirim. Yurdumun kalbinde ölmeliydim. Nefesimi sayarken zaman... Zaman zaman kendime ilenmeliydim. Böyle beklememeliydim. Böyle kendimden uzak ölmemeliydim. “Ax Dîlberê…” derken böyle.
Edûlê diyeceğim ve Erivan’ın yollarında kalacağım. Benden gidenler ne çokmuş meğer, haddi hesabı yokmuş. İçimde darağacına sürülmüş tarihi kadim, yurdum ve düşlerim. Belki yine gelirim, eskisi gibi olmasa da gülüşlerim. Bir çobanla gelirim. Çocuk olurum. Oyun oynarım. Belki yine masal olurum. Akarım gözlerinde. “Ehmedo Ronî” derim içimden gizli gizli, dört mevsim beş vakit. Belki yine gelirim. Bir gül olup doldururum bütün sokaklarını, bahçelerini; kuşatırım ufkunu. Belki yine gelirim. Bir şair olur, şiirler dizerim yollarına. Kırlangıç yumurtalarıyla olan öykümü anlatırım sana yeni baştan annemin diliyle, nenemin heceleriyle, atalarımın nefesiyle. Kırlangıç yuvasının önüne taşları nasıl dizdiğimizi anlatırım sonra.
Aşkın bin bir yolu vardır. Bir yolunu bulup gitmeliydim uzaklara. Bir yolunu bulup çıkmalıydım kendimden. Yasaktı şehir bana. Kaçıyordu benden. Bense herkesten. Kocaman bir çelişkinin tam ortasında duruyordum. Nereye gideceğimi bilemiyordum. Beni bir bekleyen vardı ama nerede ve ona nasıl gideceğimi bilemiyordum. Katiyen bilemiyordum. Kafam karışmıştı. Bildiklerim aklımı daha da karıştırıyordu. Sağıma soluma bakıyordum ve ne tuhaftır bana kal diyen yoktu. Kimse yoktu. Sadece düşler vardı bir yerlerde. O düşlerle günlerin sonunu getirebiliyordum. Cizre’deyim diyordum, bir akşamüstü Dicle’nin kenarında oturup Kürtçe bir çay içiyordum. Kırtlama ya da başka bir şekilde. O sitranın eşliğinde Kürtçe demli bir çay içiyordum… “Li min li min…” diyordum. Vay bana, vaylar bana. Sonra Ceylanpınar’dayım diyordum, ama bu uzak yalnızlık şarkıları rahat bırakmıyor beni, beynimi kemiriyor. Toprağım, dediğim. Ardahan’dayım diyordum, bir akşamüstü ölebilirim, büsbütün gidebilirim.
Gitti gider eski zamanlar. Garlarda beklediğim dostlar. Bir çırpıda tükenen dostluklar. Ortalık yerde kadim yalnızlığım, beni bekleyen dostlarım. Kimler yok ki… Hesen, Elî ve diğerleri. Paris yollarında Mîr Celadet Bedîrxan. Hawar’ı soruyorum yine. “Heywax!” diyor, başka bir şey diyemiyor. Ağzımı açamıyorum. Sonra Cegerxwîn. Bir sitran tutuyor bana. Yurdumun kaderine benzeyen sözleriyle... Sus pus oluyorum. İbrahîm Ehmed, Casîmê Celîl, Seydayê Tîrêj, Apê Musa ve diğerleri. Bıçak kesercesine susuyorum. Üşüyorum.
“Were Leyla, dineya ronî pê te ji min re heram e..” Soğuk ve çıplak… Yoksul ve sefil… Çıtkırıldım zamanlar işte. Kendime tutunacak değilim. O kadar düşmedim. Mecalim de yok. Umudumu hiç yitirmedim. Belki yine gelirim. Bağışla beni yurdum, sevgilim, anneciğim. Bir kurşunluk ömrüm... Leyla dediğim, bir türlü sonunu getiremediğim. Ömrümden ömür alan… Beni benden alıp hakikatime sürgün eden… Kaçak bir sevda benimkisi sadece... Sürgün şairlerin kalbinde demlenmiş bir sevda. Neruda asaleti, Nazım silueti, Cegerxwîn emaneti. Ne kadar mahcup... Ne kadar mahzun… Ne kadar tuhaf… Bir bilinse, rezil rüsva eder beni yaşadıklarım, korkularım, ümitlerim. Bir bilinse… Bilinmesini istemediğim. Sonra neye yarar? Kan kaybederken düşlerim, canından olurken dostlarım, yollara sürülürken sevdiklerim. Neye yarar? Giden gitmiştir, kalanlarsa pek eksik. Belki, belki yine gelirim. Yurduma benzerim tepeden tırnağa.
“Delalê neçe, sor gulê neçe, neçe, neçe…” Belki, belki… Bir günün sonunda, hüznümün bam telinde, bilirim, lakin ses edemem. Bilirim, İdil kederini, Kızıltepe ayrılıklarını, Derik çılgınlıklarını. Sonra Mamoste Pîremêrd’in, Evdile Goran’ın, Qedrîcan’ın söylemek isteyip de söyleyemediklerini. Bilirim Ebdulla Peşêw kederini. Bilirim ve susarım.
Kaçıp gitmek istiyorum, neresi olursa olsun, diyorum. Kalbim durmuyor yerinde, hece hece, satır satır tekliyor. Ben eksilmekteyim her gece. Yolunda gitmeyen bir şeyler var. Bir can taşıyorum ve süratle kan kaybediyorum. Fillerin ölümünü düşünüyorum yerdeki yaprakların üzerinde. Tendûrek. Yanan yürek. Ateşin yanında oturmuşum. Fer fecir. Yıldızlar üzerime düşüyor. Bir ölüm çok mu bana. Dersim, bir adımlık mesafe. Çok ölüm var ortalık yerde. Yollara dökülüyor yaşlı damarlarımdaki yorgun kanım. Evet, bir yerlerde düşlerim. Bekler beni düşlerime benzeyen yalnızlığım. Ebdulla Peşêw kederim.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



