İkisinden biri Osmanlı’nın mirasçısı olan 91 yıllık bir cumhuriyet, diğeri ise halen binbir bela ile boğuşan, statüsü bile daha belli olmayan 23 yıllık bir hükümet.
Türkiye; karar alma gücüne sahip, anayasası olan kurumsal bir devlet ve Avrupa Birliği’ne üye olmak için uğraşıyor. Kürdistan ise yarı defacto haliyle terörle mücadele vermeye çalışan bir bölge ve Irak’tan ayrılmak istiyor. Ancak bu haliyle bile Türkiye’nin Kürdistan’dan öğreneceği çok şey var. Bunlardan birkaçı, azınlık hakları, bağımsız ve tarafsız yargı ve basın özgürlüğü. Zira bu konularda Kürdistan, Türkiye’den kat kat önde.
Azınlık haklarıyla başlayalım: Türkiye’nin nerdeyse üçte biri Kürt. 91 yıldır Kürtler milli hakları için mücadele ediyor. Onbinlerce kurban verdiler bu uğurda. Ancak halen Kürt olmak, Türkiye’de resmen anayasal suç, zira TC Anayasası, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” diyor. Nerdeyse bir asır geçti ancak hâlâ Kürtçe’nin gerçek bir dilip olup olmadığı tartışılıyor ve eğitim için uygun olup olmadığı araştırılıyor!
Bunu, Kürdistan’daki Türkmenlerin durumuyla kıyaslayalım. Geçmiş yıllardaki seçimlere baktığımızda Kerkük dahil, Türkmen Cephesi’yle diğer Türkmen partilerinin aldığı oy sayısı 100 bini geçmiyor. Oy oranına bakarak, bu ülkedeki Türkmen sayısını görmek mümkün.
Sayı bundan daha fazla olsa bile, Kürdistan nüfusunun onda birini bile oluşturmuyor. Buna rağmen 90’lı yılların başından itibaren, Kürdistan’da Türkmenlerin anadillilerinde eğitim görme hakkına kavuştular. Burada küçük bir dipnot düşmek gerek; Türkmenler Erbile’de Kürdistan Hükümeti’nden anadilde eğitim hakkını aldığı günlerde Bağdat Hükümeti’ne bağlı Kerkük’teki soydaşları bunun adını bile anamazdı!
Öte yandan Kürdistan’da Türkmenler mutlaka temsil edilsin diye 111 sandalyelik parlamentoda 5 sandalyelik kotası var. Kota olmasa Türkmen partilerinin bir sandalye kazanmaları bile muamma. Buna karşın Türkiye’de Kürtler mutlaka meclis dışı kalsın diye %10 barajı konmuş.
Yargı sistemine bakalım: 91 yıllık Türkiye tarihi boyunca ne yazık ki yargı hep farklı güç odaklarının sopası oldu. Daha doğrusu hep vesayetin sopası oldu. Artık vesayetin sahibi kimse…
Kürdistan’da yargının durumu, Türkiye’den çok daha iyi. En azından belli bir seviyede yasalara saygı var ve hakim, suçlanan kişinin hatırı için değiştirilmiyor. Daha geçen yıl bir gazetecinin öldürülmesinde parmağı olduğu gerekçesi ile üst düzey bir general yargı önüne çıkarıldı. Talabani’ye en yakın isimlerden biri olmasına rağmen halen mahkemesi devam ediyor. Üstelik davası Talabani’nin nüfuz bölgesi olan Kelar’da görülüyor. Aradan bir yıl geçti ne hakim değişti ne savcı... Türkiye’nin muhakkak bunu örnek alması gerek.
Basının özgürlüğü ve bağımsızlığı da bir başka konu. Türkiye’de siyasi bir çevreyle bağlantısı olmayan hiçbir gazete ve televizyon kanalı neredeyse yok. Yani elinize bir gazete aldığınızda ya tek başına Cemaat’in ya tek başına iktidarın ya da tek başına laik kesimin görüşlerini okuyorsunuz. Bir gazetede farklı düşünen iki köşe yazarı göremezsiniz. Herkes sanki hipnotize olmuş, kendisine telkin edilen şeyleri, “Daha güzel nasıl yazarım”ın derdinde. Bana göre, bütün eksikliklerine rağmen Kürdistan’daki basının durumu Türkiye’den daha iyi durumda. Ben bu gazetede istediğimi yazarken, bana taban taban zıt düşünen arkadaşlarım da istediklerini yazıyor. Yani vatandaş bütün görüşleri ve renkeri aynı gazetede okuyabiliyor.
Ancak şu gerçeği tesbit etmek lazım. Daha doğrusu Kürdistan’daki bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek lazım. Nedense buralarda Türkiye’deki bu sorunların tamamı Recep Tayyip Erdoğan’a fatura edilir. Ancak bu yanlış! Türkiye’de Atatürk döneminden bu yana süregelen bir vesayet var. Cumhurbaşkanları, başbakanlar gelip geçmişlerdir ancak eline senaryo tutuşturulmuş birer akörün ötesine geçememişlerdir. Senaryonun dışına çıkmak isteyen bir lider başgöstermiş olsa da, kısa sürede etkisiz hale getirilmiştir.
Bu senaryoyu değiştirme azmini gösteren ender kişilerden biri, Erdoğan oldu. Ancak ne kadar başarılı oldu, tartışılır. Hakkını yememek lazım, Erdoğan Türkiye’nin onlarca yarasına merhem oldu. Fakat halen kanayan onca yara, olduğu gibi duruyor.
Bütün bunlara rağmen, halen Türkiye bizim için büyük bir kapı. Dünya’ya açılmamızı sağlayan yegane kapı. Bunu iyi görmek lazım. Ayrıca Erdoğan gelmiş gelmiş bütün Türk liderler ile kıyaslandığında bizi en çok anlayan lider. Daha doğrusu Türkiye’yi Kürdistan için bir tehditten çıkarıp bir fırsat adası, umut kapısına çeviren lider.
Bize düşen Türkiye’nin bu iç dinamiklerini iyi anlayıp ona göre pozisyon almak. Bir de ulus devlet kıskacından kurtulma cesareti gösteren Türkiye’ye, Kürdistan tecrübemizi aktarmak. Yani vesayetin olmadığı, medyanın tek renk, yargının taraflı olmadığı ve farklı etnik yapıların eşit olduğu bir ülke modeli.
Türkiye Kürdistan için bir kapı oluyorken Kürdistan da Türkiye için demokrasi ve insan hakları konusunda bir rehber olabilir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakışaçısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



