1947 yılında Birleşmiş Milletler, Filistin topraklarını Yahudiler ile Filistinliler arasında taksim eden bir plan hazırlamıştı. Bu plana göre toprakların yüzde 57’si Yahudilere, yüzde 43’ü ise kurulacak bir Filistin devletine tahsis edilmişti. Onlarca yıllık savaş ve yıkımın ardından bugün Filistinliler, o eski coğrafyanın yüzde 22’sinden daha azına dahi razı durumdalar. Buna rağmen Filistinliler, bağımsız bir devlet kurmaktan hâlâ oldukça uzaklar.
Cengiz Çandar, üniversitede ders verdiği dönemde bu tarihi konuyu mezuniyet aşamasındaki öğrencilerine bir sınav sorusu olarak yönelttiğini aktarır: "Arapların en başından BM’nin 181 sayılı kararını kabul etmesi daha doğru olmaz mıydı?" Çandar, sorunun kökten hatalı olduğunu fark eden öğrenciye tam not verdiğini belirtir. Zira geçmişteki olayların dinamikleri, şartları ve konjonktürü bugünün penceresinden değerlendirilemez. Peki, aynı mantık Suriye’deki Kürtlerin bugünkü durumu için de geçerli midir? 10 Mart 2025 Anlaşması’nı hayata geçirmek, bu yılın 29 Ocak tarihinde kazanımları mart ayındakinden çok daha geride olan yeni bir anlaşmaya boyun eğmekten daha doğru bir adım olmaz mıydı?
Şayet Çandar bugün yeniden tarih dersi veriyor olsaydı ve ben de onun son sınıf öğrencisi olsaydım, muhtemelen geçer not alamazdım. Çünkü cevabım notlandırmanın dayandığı temel yaklaşımla çelişirdi. Nitekim Mazlum Abdi, Rûdaw’a verdiği mülakatta 10 Mart Anlaşması’nın başarıya ulaşması için tüm gücünü ortaya koyması gerektiğini açıkça itiraf etmiş ve bunu yapmamasını kendi siyasi hayatının en büyük hatası olarak nitelendirmiştir.
Gerçekte Mazlum Abdi’nin bahsettiği bu "hata"nın tahlili, yalnızca iki anlaşma metninin karşılaştırılmasıyla sınırlı tutulamaz. Son iki yılda yaşananlar ne tek bir hatanın ne münferit bir şahsın kararının ne de kısa vadeli bir dönemin ürünüdür. Bu tablo, taktiksel ve stratejik hatalar zincirinin, değişen bölgesel ittifakların, sahadaki askerî neticelerin ve ideolojik söylemin rasyonel siyasi ve askerî değerlendirmelere baskın gelmesinin kümülatif bir sonucudur. Suriye hükümetiyle varılan mevcut anlaşma, Kürt meselesinin nihai bir yenilgisi veya tamamen sona ermesi anlamına gelmediği gibi, bazı çevrelerin iddia ettiği türden bir zafer de değildir.
Denge dilinden tahakküm diline
10 Mart 2025 Anlaşması iki eşit tarafın uzlaşma diliyle kaleme alınmıştı; buna karşın 29 Ocak 2026 Anlaşması, daha ziyade galip gelen bir tarafın mağlup bir tarafa şartlarını dikte etmesini andırmaktadır. Nitekim Mazlum Abdi de Rûdaw mülakatında uğradıkları askerî yenilgiyi birden fazla kez açıkça dile getirmiştir.
10 Mart Anlaşması’nda Kürt kimliği ve anayasal hakları tanınmış, Rojava Özerk Yönetim kurumlarının Suriye devlet kurumlarıyla entegrasyonu öngörülmüş ve Şam hükümeti o dönemde Esad rejiminin kalıntılarıyla mücadelede ve geçiş sürecinin idaresinde Kürt tarafını belirli ölçüde askerî bir ortak olarak görmüştü. Oysa 29 Ocak Anlaşması’nda "entegrasyon" kavramının yerini "devir teslim" anlayışı almıştır. Kürt toplumunun anayasal haklarının doğrudan tanınması yerine, yalnızca "Kürt bölgeleri" ifadesine yer verilmiş ve eğitim başta olmak üzere son derece sınırlı bazı alanlarda Kürtlerin özgün yapısının gözetilmesiyle yetinilmiştir.
Dolayısıyla aradaki fark yalnızca retorik bir üslup meselesi değildir; her iki metin birbirinden bütünüyle farklı güç dengelerinin birer ürünüdür. İki anlaşma arasında geçen sürede yaşanan kırılmalar, şu temel stratejik faktörlerin bir sonucudur:
Birincisi: Güç dengesindeki kırılma ve ittifakların değişimi
2011 sonrasında Rojava’da ortaya çıkan fiilî durum, ne genel bir halk ayaklanmasının ne de bağımsız bir silahlı mücadelenin mutlak zaferinin sonucuydu. Başlangıçta daha çok Esad rejimiyle varılan zımni bir uzlaşmanın ürünüydü. Bu durum Kürt tarafı açısından büyük bir kazanım gibi görünmüş olabilir; ancak Esad’ın da bu adımın arkasında stratejik hesapları vardı. Esad, Türkiye ve Suriye muhalefeti karşısında Kürtlerden bir kalkan oluşturmayı, böylece kendi askerî kapasitesini ve dikkatini diğer muhalif gruplarla savaşa teksif etmeyi amaçlıyordu. Esad, ilerleyen süreçte bölgesel bir uzlaşma veya doğrudan askerî güç kullanarak Kürtlere bıraktığı bu alanları yeniden kontrolü altına alabileceğini hesaplıyordu.
Daha sonra Kürtler, IŞİD’e karşı mücadelede ABD’nin askerî müttefiki haline geldi; ancak bu ilişki en başından itibaren geçici ve konjonktürel bir ortaklıktı. Washington, SDG’yi yalnızca IŞİD’le mücadelede sahadaki bir ortak olarak görüyor; buna karşılık bu güçlerin PKK ile olan organik bağlarına ve Şam, Tahran ve Moskova’ya yönelik esnek tutumlarına derin bir şüpheyle yaklaşıyordu. Kürt tarafı ise ABD ile yürüttüğü iş birliğine paralel olarak Suriye, İran ve Rusya ile ilişkilerini sürdürdü ve söylem düzeyinde reddetse de fiiliyatta PKK havzasının bir parçası olarak kalmaya devam etti. Bu siyaset belirli bir dönemde bir denge diplomasisi ve manevra alanı olarak değerlendirildi; ancak bölgesel ve uluslararası parametreler değiştiğinde, aynı strateji sonun başlangıcına dönüştü.
Bölge köklü bir değişimden geçerken Kürt tarafı akıntıya karşı kürek çekmeyi sürdürdü: ABD’nin terörle mücadele stratejisi değişti; IŞİD tehdidi azaldı ve örgütle eski cihatçı unsurlar üzerinden mücadele etme fikri Washington açısından daha uygulanabilir hale geldi. Türkiye, Suriye’nin yeni dizaynında çok daha güçlü bir konuma yerleşti. Geçmişte birçok başlıkta anlaşmazlık yaşayan Ankara ile Washington, en azından Suriye zemininde paralel bir çizgiye ulaştı. Bu yeni durum, merkezi hükümetin otoritesi dışında askerî ve siyasi bir özerk yapının—taviz verilmediği müddetçe—sürdürülebilirliğini imkânsız kıldı. Mesele yalnızca ittifakların değişmesi değildi; asıl sorun, Kürt tarafının bu yapısal dönüşümlere hızla ve doğru bir stratejiyle uyum sağlayamamasıydı.
İkincisi: Karar mekanizmasının rehin alınması ve Türkiye ile dengenin kaybı
Mazlum Abdi’nin mülakatı, kendisinin 10 Mart Anlaşması’nı uygulamak istediğini ancak hareket içerisindeki diğer odakların aynı doğrultuda düşünmediğini dolaylı olarak ortaya koymaktadır. Bu durum, nihai karar alma merkezinin Rojava’nın ve Suriyeli Kürtlerin iradesi dışında olduğu tezini kuvvetlendirmektedir.
Suriye Kürt meselesini PKK ile Ankara arasındaki çatışmaya rehin etmek ve Türkiye’nin stratejik ağırlığını hesaba katmamak çok büyük bir stratejik hata oldu. Geçmişte El-Kaide ve uzantıları bünyesinde faaliyet gösteren Ahmed eş-Şara dahi söylemini, konumunu ve ittifaklarını değiştirerek yeni gerçekliğe uyum sağlamayı başardı. Buna karşılık PYD ve YPG, siyasi çizgisini ve kararlarını PKK-Türkiye çatışmasından ayrıştırıp Esad sonrası yeni dönemin şartlarına göre belirlemeyi başaramadı. Neticede bölge devletleri ve küresel aktörler Suriye’deki kazanan taraflarla mutabakata varırken, Kürt yönetimi marjinalleşti; uzlaşma yönünde adım attıklarında ise güç dengesi çoktan aleyhlerine dönmüştü.
2019 yılında eski bir Amerikalı yetkili, Rûdaw Araştırma Merkezi’nde düzenlenen bir toplantıda şu tespitte bulunmuştu: "Nihayetinde ABD, SDG ile Türkiye arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsa, hiç şüphesiz Türkiye’yi seçecektir; bu nedenle Kürtler Şam ve Ankara ile uzlaşmanın bir yolunu bizzat bulmalıdır." Benzer bir yaklaşım, General Frank McKenzie’nin Esad’ın devrilmesinden önce 2024 yılında yayımlanan The Melting Point adlı kitabında da vurgulanmış ve SDG’nin Suriye savaşının en büyük kaybedeni olabileceği uyarısı yapılmıştı. Dolayısıyla Filistin’deki tarihi dersin aksine, burada neyin yaşanacağı başından beri belirgindi; eksik olan tek şey, zamanında verilecek rasyonel bir siyasi karardı.
Üçüncüsü: İdeoloji ve askerî çöküş
Askerî hezimet, Abdi’nin de açık yüreklilikle itiraf ettiği bu krizin bir diğer temel ayağını oluşturdu. Sosyal ve askerî gerçekliği rasyonel biçimde okumak yerine ideolojik söylemlere aşırı güven duymak ölümcül bir darbe vurdu. "Halkların Kardeşliği" sloganına dayanarak, SDG bünyesindeki Kürt-Arap askerî ittifakının konjonktürel fırtınalara rağmen korunabileceği varsayıldı. Oysa yalnızca savaşın geçici zorunlulukları üzerine inşa edilen bir ortaklık, sadece ideolojik temennilerle ayakta tutulamazdı.
Dengeler tersine döndüğünde Arap aşiretleri ve silahlı unsurları hızla geri çekildi ve savunma hatları kısa süre içinde çöktü. Bu tablo, SDG’nin kontrolü altındaki geniş coğrafi alanın, ideolojik varsayımların iddia ettiği gibi sağlam bir sosyopolitik tabana tekabül etmediğini açıkça gösterdi.
Yeni anlaşma ve gelecek projeksiyonu
Hiç şüphesiz bu yeni anlaşmanın imzalanması, zorunlu olduğu kadar aynı zamanda rasyonel bir adımdı; zira güç dengesi bozulduktan ve cephe hatları çöktükten sonra savaşı sürdürmek çok daha ağır felaketlere yol açacaktı. Mazlum Abdi’nin siyasi bir pozisyon üstlenmesi de gerçekçi bir karardır. Yeni Suriye denkleminde Şam’da kurumsal bir varlık göstermek, tamamen geri çekilip marjinalleşmekten çok daha evladır; her ne kadar siyasi bir makam, kaybedilen saha ve idari gücünün yerini dolduramayacak olsa da. Bunun yanı sıra Abdi’nin resmî sürecin dışında kalması, şahsı adına da ciddi siyasi ve güvenlik riskleri barındıracaktı. Zira burası, "tehdit dengesi" mekanizmasının dünyanın başka yerlerinden daha sert işlediği Orta Doğu’dur ve hem iç hem de dış aktörler Abdi gibi bir figürün resmî otorite dışında varlığını sürdürmesini doğrudan bir tehdit olarak algılayabilirdi.
Bir diğer önemli husus, Suriye Devlet Başkanı’nın yayımladığı kararnamede "Kürt bölgeleri" ifadesine yer vermesi ve Kürt dili meselesinin müzakere ediliyor olmasıdır; bu durum Kürt coğrafyasının ve dilinin tanınması yolunda bir başlangıç adımı sayılabilir. Elbette bu haklar anayasal güvenceye kavuşturulmadığı sürece hiçbir bağlayıcı teminat taşımayacaktır. Askerî açıdan ise yerel düzeyde birkaç tugayın teşkil edilmesi gündemdedir; fakat komuta kademesi ve operasyonel sevk yetkisi nihayetinde Şam yönetiminin elinde olacağından, bu yapılar bağımsız bir karar alma gücüne sahip olmayacaktır. Abdi, müzakerelerdeki ABD varlığına ve Fransa Cumhurbaşkanı’nın garantörlüğüne atıfta bulunsa da bu tür sözlü taahhütler uluslararası bağlayıcılığı olan hukuki belgeler niteliği taşımamakta ve güç dengelerinin değişmesiyle kolaylıkla hükümsüz kalabilmektedir.
Yeni konjonktür, PKK’nin Suriye Kürt meselesi üzerindeki on yılı aşkın tekelini zayıflatmaktadır. Bu evrede daha fazla aktör ve siyasi hareket sürece dahil olma imkânı bulacaktır; ancak aynı zamanda Kürt meselesi genel hatlarıyla zemin kaybetmiştir. Mevcut jeopolitik şartların bu şekilde sürmesi halinde Kürt meselesini koruyabilecek yegâne formül; Kürt taraflarının ortak hareket etmesi, Şam’daki müşterek varlıklarını tahkim etmesi ve verilen taahhütleri anayasa ile resmî devlet kurumları nezdinde kalıcı güvencelere bağlamasıdır.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



