Rivayet o ki Mela Mustafa Barzani, 1975 Cezayir Antlaşması’ndan kısa bir süre önce, dönemin İran Şahı ile Saadetabad Sarayı’nda bir görüşmededir. O gün Şah, yüzünde hafif bir tebessüm, sesinde ise İran saraylarına mahsus o ince alaycılık ve üstenci dille Barzani’ye döner: “Ağayê Barzani, her nereye Kürdistan diyorsanız ora İran’dır, biliyorsunuz değil mi?” diye kendince fuzuli bir hamasette bulunur. Lakin onun bu çıkışı, diplomasi masasında zamansız kükremelere niyeti olmayan Şêrê Barzan’a, en akıllıca hamleyi yapmak için beklediği fırsatı sunmuştur.
Masanın üzerine kısa bir sessizlik çöker önce. Şah, o tek malt Karuizawa viskisini yudumlarken, saray erkânı kulağını biraz daha açar. Aralarında Fereh Pehlevi’nin Kültürel İşler Kurumu’nun başına getirdiği Hanlerî gibi yüksek rütbeli bürokrat, tarihçi ve edebiyatçılar da vardır. İran siyasal aklının kendilerine biçtiği o yüksek kürsülerden dünyaya bakan masadakiler, göz ucuyla Barzani’nin vereceği cevabı beklemektedir. Barzani, sükûnetini hiç bozmadan Kürtçe aksanıyla Farsça lafa girer: “Evet Sayın Ekselansları, biz de aynen sizin gibi düşünüyor ve biz de her nere İran ise, ora Kürdistan’dır diyoruz” şeklinde kısa ama net bir cevap verir. O gün o masada Şah’ın kurduğu o cümle, Kürdistan’ı İran’ın içinde eritmek isteyen siyasî aklın bir cümlesiydi. Ama Mela Mustafa’nın biraz mizah, biraz meydan okuma ve çokça da siyasal sezgi gerektiren cevabı da Kürtlerin İran medeniyeti denilen olgunun tarihsel ortağı olduğu hakikatini, muhataplarına hatırlatan son derece ince düşünülmüş bir cevaptı. Sınırı değiştirmemişti, masaya herhangi bir harita sermemişti, sesini yükseltmemişti, sadece bir kelimenin yerini değiştirmişti o kadar. Fakat o küçük yer değiştirmenin ne anlama geldiğini, kirli kibirleriyle masanın etrafında oturmuş, tarihle yatıp tarihle kalkan o yüksek rütbeli zevat çok iyi anlamıştı. Mela Mustafa o gün, Acem’in tezlerine Acem’in anlayacağı en iyi dille yani tarihle cevap vermiş, ona kendi siyasetini kendi aynasında göstermişti. Bu ayna, bir “Cam-ı Cem” misali karşındakinin ne söylemeye çalıştığını, ne yaptığını ve ne yapmak zorunda kaldığını gösteren sihirli bir nesne ve dahi siyasal ferasetin mecazî adıydı…
Aradan onlarca yıl geçmişti, kibir abidesi o monarşizm tarihe gömülmüş, tahtlar değişmiş, rejimler dönüşmüştü. Altüst olmuş sistemin nur topu gibi bir din-devleti vardı artık. Bilindik tabirle, taç gitmiş yerine sarık gelmişti. Binlerce yıllık Sasani sistemine geri dönülmüştü sanki. Fakat tüm o altüst oluşlara rağmen o aynanın sırrı da hikmeti de devlet aklının başucunda duruyordu. Ve takvimler Mart 2024’ü gösterdiğinde, bu kez o aynanın önünde Mela Mustafa’nın kanından ve canından olan Neçirvan Barzani duruyordu. Karşısında ise İran’ın en yüksek siyasi makamında bulunan ve “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” gibi algılanan Ayetullah Ali Hamaney vardı. Lakin Allah var, monarşizmin o şatafatlı saraylarından geriye pek bir şey kalmamıştı. Sistemin elitleri Pastör Sokak’taki o bir hayli mütevazı yerleşkede hayat sürüyorlardı. Neçirvan da o gün o sokakta ve o gölgenin altında, mütekabiliyet esasınca tüm mütevazılığıyla oturuyordu. Arada ne bir mütercim vardı ne de fotoğraf karesine girme gayreti içerisinde olan debdebeli bir bürokrat. O görüşmede Hamaney, Neçirvan’a modern Kürt-İran ilişkileri tarihinde kayıtlara girmiş belki de en hassas cümlelerden birini sarf etmişti: “Bölgedeki toplumlar -kavim ya da millet kelimesini özellikle kullanmamıştı- arasında bize en yakın olan Kürtlerdir, Kürtler bizim bir parçamızdır!” demişti.
Genelde diplomatik görüşmelerde ellerini bitişik tutmaya özen gösteren Neçirvan, o cümle sarf edilir edilmez iki elini hafifçe açarak beden diliyle bir cevap vermişti. Gerçi o gün o cümle de o beden dili de pek çok kişinin dikkatini çekmemişti ama Neçirvan yapacağını yapmış, hareketiyle cevabını fazlasıyla vermişti. Çünkü bu sefer o Acem devletinin karşısında oturan kişi öyle dağlarda savaşmaktan bîtap düşmüş, kırık bir Farsçaya sahip geleneksel bir Kürt lider de değildi. Acem’in diplomasisini Acem’in diplomasını alarak öğrenmiş zıpkın gibi bir siyasetçiydi. Dolayısıyla Acem siyasetine aynanın nasıl tutulması gerektiğini ondan daha iyi bilen olamazdı. Nasıl mı?
Tehdidin fırsata dönüştüğü yer: Azimiyye
Malum, Cezayir Antlaşması’ndan sonra Irak’ta işler Kürtlerin aleyhine dönmüştü. Şah desteğini çekmiş, şartlar Kürtler açısından giderek ağırlaşmıştı. Mela Mustafa Barzani, beraberinde iki oğlu İdris ve Mesut ile çok sayıda üst düzey Peşmerge komutanı ve kadrosuyla birlikte, kendilerini yarı yolda bırakan emmioğluna sığınmaktan başka çare bulamamıştı. Bir zamanlar desteğini aldığı İran’a bu kez ağır bir yenilginin ardından sığınmak zorunda kalmıştı. Şah da Kürtleri ortada bırakmış olmanın mahcubiyetiyle, Barzani ailesi ile beraberindeki kadroların, Tahran’ın yaklaşık kırk kilometre batısında bulunan Kereç şehrinin Azimiyye semtine yerleştirilmelerini emretmişti. Aynı mahalle, daha önce de Kürt siyasetinin yakından tanıdığı General İhsan Nuri Paşa ile eşi Yaşar Hanım’a da ev sahipliği yapmıştı. Yaklaşık yüz Barzani ailesinin iskân edildiği bu mahallede aileye üç ayrı sokak tahsis edilmiş, bir kısmı da daha güneydeki Save şehrine yönlendirilmişti. Öyle ki aradan yarım asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, o semtin bazı kesimleri bugün dahi halk arasında “Barzaniler Sokağı” olarak anılmaktadır. Barzaniler, o semte yerleştirilerek tarihin kendilerine daha önce de yaşattığı sürgün tehditlerinden birini daha tecrübe etmiştiler fakat bu kez o sürgün hayatı, hiç kimsenin hesap edemeyeceği başka bir şeyle sonuçlanacaktı.
Çünkü Azimiyye zamanla yalnızca zorunlu bir iskân bölgesi olmaktan çıkmıştı. Sürgünün mekânı olan o sokaklar, Irak Kürt siyasetinin geleceğini şekillendirecek yeni bir kuşağın yetişeceği sessiz ama önemli bir mektebe dönüşecekti. Barzanilerin bir kısmı, özellikle yönetici olan isimler, kısa bir süre sonra Azimiyye’den ayrılarak Urmiye’nin Şino/Uşno bölgesine intikal etmişti. Devir, İran’da İslam Devrimi’nin şekillendiği yıllara denk geliyordu. Pek çok Barzani Azimiyye’den ayrılmış olsa da bir kısmı hâlâ buradaydı. Kalanlardan biri de genç Neçirvan Barzani’ydi.
Neçirvan ilk gençlik yıllarını Azimiyye sokaklarında geçirmişti. Lise öğrenimini Azimiyye’de tamamlamıştı. Ardından İran’ın yükseköğretim kurumlarından olan bugünkü adıyla Harezmî, dünkü adıyla Kereç Terbiyet Muallim Üniversitesi Siyaset Bilimi’ne kabul edilmişti. Daha sonra aynı alandaki lisansüstü çalışmalarını Tahran Üniversitesi’nde sürdürmüştü. 1986 yılına kadar İran’da ikamet etmiş, hayatının en az on beş yılını bu ülkede geçirmişti. Bu yıllar Neçirvan’a yalnızca Farsçayı Tahranlılar gibi akıcı konuşmayı öğretmemişti. İran’ın tarihini, felsefesini, devlet geleneğini ve siyasî reflekslerini içeriden tanıma fırsatı vermişti. Orayı yalnızca bir ülke olarak değil, bütün tarihsel ve kültürel formasyonuyla öğrenmişti. Şahnâme’den İhvân-ı Safa’ya, Nizamül Mülk’ten Hafız’a, tarihsel hafızasından modern siyasî kültürüne kadar uzanan geniş bir dünyanın içinde yetişmişti. Böylelikle Barzanilerin aşina olduğu sürgünle başlayan bir tehdit, zamanla Neçirvan Barzani gibi karizmatik bir siyasetçi, güçlü bir devlet adamı ve çok yönlü bir diplomatın yetişmesine vesile olan tarihî bir fırsata dönüşmüştü…
Neçirvan’ın Acem aynası: Stratejik sükûnet aktif diplomasi
Seksenlerin ortasında, cebinde küçük bir Acem aynasıyla Azimiyye’den Kürdistan’a dönmüştü Neçirvan. Heybesinde ise İran’ı yalnızca tanıyan değil, tabir yerindeyse ruhunu bilen bir saha tecrübesi vardı. İran’ın dilini, reflekslerini, korkularını ve siyaset yapma biçim ve kapasitesini içeriden görmüş bir tecrübeydi bu… Ve o gün Tahran’dan Kürdistan’a taşınmış o ayna, yıllar sonra silahlı diplomasinin en sert günlerinde o cepten çıkarılacaktı.
Nitekim son iki yıldır sahada yaşananlar o aynanın işlevini açıkça yansıtıyordu. Çünkü İran’ın Erbil’e yönelik füze ve dron saldırıları, tehditleri ve kışkırtmaları karşısında Neçirvan’ın verdiği cevap, alışılmış bir misilleme siyaseti değildi. O, İran’ın attığı her drona şiddetle karşılık vermek, her saldırıya karşı aynı tonda konuşarak cevap vermek yerine daha rasyonel bir yöntem tercih etmişti. Çünkü kendi realitesini ve gücünün sınırlarını bildiği kadar, İran’ın Kürdistan’ı kendi çatışma denklemine çekmek istediğini de çok iyi biliyordu. İşte tam burada cebinden o Acem aynasını çıkarmıştı: “Beni doğrudan çatışmaya çekersen, senin çatışma mantığınla değil, senin ihtiyaç duyduğun diplomasiyle sana karşılık veririm” demişti açıkça. Aynaya yansıttığı bu siyasetin diğer bir adı da stratejik sükûnetti.
Ancak onun bu stratejik sükûneti, İran’ın özellikle 2018 yılından sonra dış politikasında belirginleşen “stratejik sabır” doktrininden farklıydı. Çünkü İran’ın stratejik sabır adını verdiği dış politika doktrini, doğrudan büyük savaştan kaçınarak zamanı kendi lehine kullanmak, kapasite biriktirmek ve gerektiğinde çatışmanın yükünü bölgesel ortakları üzerinden taşımak üzerine kuruluydu. Neçirvan Barzani’nin Acem aynasına yansıttığı sükûneti ise öyle değildi; o söylemden bir hayli farklıydı. Zira İran söz konusu stratejik sabır doktriniyle zamanı çatışmayı ertelemek için kullanmışken, Neçirvan Barzani zamanı çatışmayı önlemek için kullanıyordu, hâlen de bunu kullanmaya devam etmektedir. Dolayısıyla İran, aşil topuğu olarak gördüğü Kürt rakiplerini kendi kurduğu güvenlik denklemine çekmeye çalışırken, Neçirvan o denklemin içine girmeyerek oyunu bozmaktadır. İran’ın güç biriktiren sabrına karşılık, Neçirvan Barzani’nin sükûneti diplomatik alan kazandıran aktif bir bekleyiş olarak günden güne güçlenmektedir. Bu nedenle Neçirvan Barzani’nin siyaseti pasif bir suskunluk olarak okunmamalı. O bu siyaseti, İran’ın güvenlik kaygılarını anlayarak, fakat Kürdistan’ın çıkarlarını bundan vazgeçmeden koruyarak yapmaktadır. Büyük güçlerin telkinleriyle çatışmanın bir tarafı hâline gelmeden, saldırıya öfkeyle değil, serinkanlı bir diplomasiyle karşılık vermektir…
Nitekim bütün bu parametreleri üst üste koyduğumuzda, karşımıza onun stratejik sükûnetini besleyen ve tamamlayan bir siyasal aklın parçaları ortaya çıkmaktadır. Bu aklın harekete geçirdiği siyasî anlayışta, İran’ın kendi stratejik refleksini ona karşı diplomatik bir araca dönüştürmek vardır, yoksa İran yöntemini taklit etmek filan değil. Öyle olmazsa konutuna dron gönderenlerin daha iki saat geçmeden kendisine mesaj gönderip, “Biz yapmadık, kim yaptı?” dercesine nedamet getirdiklerine şahit olmazdık. Yedi düvele karşı tek başına meydan okuduğunu dünyaya ilan eden o debdebeli devletin, iş kendi attığı dronun arkasında durmaya gelince birdenbire “sahipsiz dronlar ülkesi”ne dönüştüğünü görmezdik.
İdris-i Bitlisî’den İdris oğlu Neçirvan’a: Bir tarz-ı siyasettir bu
Neçirvan’ın cebindeki o Acem aynası, düşmana kendi silahını doğrultmaktansa kendi yüzünü kendi aynasında ona gösterir ki buna Acem siyasetine Acem aynası tutmak derler ve Kürtler bu tarz-ı siyasete tâ İdris-i Bitlisî’den beri aşinadırlar. Nitekim Bitlisî’nin Acem diyarında yetişmiş olması, o ülkenin yalnızca dilini değil, devlet aklını, zaaflarını ve siyasetinin ince damarlarını da içeriden tanımasını sağlamıştı. Şah İsmail ile Yavuz arasındaki büyük rekabette Bitlisî’nin bu saha tecrübesi ve İran siyasetinin zayıf noktalarına vukufu, tarihin seyrini etkileyen bir maharet olarak kayda geçmişti. Ve bugün aradan beş asır geçmesine rağmen bu kez İdris oğlu Neçirvan aynı Acem diyarında yetişmişti. O da Bitlisî gibi İran’ı uzaktan seyredenlerden ya da hiç gitmeden tanıyanlardan değildi. Dilini, insanını, korkularını ve devlet reflekslerini içeriden tanımıştı. Bitlisî’nin çağında siyasetin kapılarını açan bu “içeriden bilme hâli”, bugün başka bir biçimde Neçirvan’ın siyasetinde ve diplomasi pratiğinde karşılığını buluyordu. Nitekim Hamaney’in sarf ettiği cümle karşısında iki elini hafifçe açarak verdiği beden diliyle cevabı, bu bakımdan İdris-i Bitlisî’nin Yavuz ile Şah İsmail arasındaki rekabette sergilediği o tarihî siyasal feraseti hatırlatıyordu. Bitlisî’nin, “gozeşten ez derbend-i Kordan hatasat / Kürdün bağlılığından vazgeçmek hata olur” sözüyle işaret ettiği hakikatin çağdaş bir yankısı gibiydi bu hareket. Zira bazen diplomat, uzun cümleler kurmaz, karşısındakine yalnızca kendi siyasetinin sonucunu gösteren bir ayna tutar.
Diplomaside recez okunmaz, serinkanlılık esastır
Neçirvan bugün, bazıları gibi siyaseten recez okumaktansa, Hamaney’e Hamaney’in ancak yakın çevresinin kullandığı bir dille seslenebiliyor. Ona İran’daki meşhur taarruf geleneğiyle, “Hz. Ağa” şeklinde hitap etmekten bile gocunmuyor. Onun Hamaney’e yönelik bu hitabını duyan Kürt ise kendisini Acem dronlarına karşı sessiz ve pasif kalmakla itham edebiliyor. Hatta biraz da eski destanların diliyle, “Neden Gerşasb Şah’ın karşısına Zal oğlu Rüstem gibi dikilmiyorsun?” diye de sorabiliyor. Bu sitemi anlamak çok da zor olmasa gerek. Zira bizim coğrafyamızda siyaset hâlâ mitolojinin diliyle yapılabiliyor. Fakat Neçirvan da en az kendisini bu hususta eleştirenler kadar Gerşasb Şah’a karşı Rüstem’in kılıcıyla çıkılacak bir dünyada olmadığımızı biliyor herhalde. Artık meydanlarda yalnızca pehlivanlar değil, dronlar uçuyor, kılıçların yerini füzeler, savaş naralarının yerini diplomatik mesajlar alıyor. İşte Neçirvan’ın farkı da tam burada ortaya çıkıyor.
O, muhatabına bağırarak değil, neyi neden söylemesi gerektiğini bilerek konuşuyor. Acem aynası dediğimiz şey biraz da budur: “Karşındakinin ne söylediğine değil, söylediklerinin arkasında ne yapmak zorunda olduğuna bakabilmek.”
Bu yüzden onun sessizliği, siyasetsizlik veya çaresizlikten değildir. Geri çekilmek veya korkmak filan da değildir. Tam tersine, karşı tarafa, “Ben senin sabrının ne kadarını taşıyabileceğini biliyorum” diyen diplomatik bir serinkanlılıktır.
Kürt bugün belki hâlâ Rüstem’i bekliyordur. Neçirvan ise Hamaney’in gölgesinde yetişmiş kendi evlatlarına, o dillerinden hiç düşürmedikleri “stratejik sabır, stratejik hesap, stratejik vesaire” gibi bütün doktrinlerini Acem aynasında yeniden seyrettiriyor, maharet de buradadır, hem de o aynayı doğrudan yüzlerine tutarak. Böylelikle savaş meydanlarında kazanan Rüstem’den farklı olarak Neçirvan savaş çıkmadan önce kazanmaya çalışıyor. Aradaki bu fark küçümsenecek bir fark değildir. Çünkü birisi pehlivanlık, diğeri ise devlet adamlığıdır. Ve bazen en ağır ve en doğru cevap, kılıcı çekmek yerine, kılıcı neden çekmediğini karşı tarafa hissettirebilmektir. Dolayısıyla mitoloji evresinde değil diplomasi dünyasında yaşadığımızı bilen Neçirvan aslında hem kendi sokağına hem de Acem sokağına, bir şekilde “stratejik sabrı” da bu vesileyle hatırlatmış oluyor…
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



