Bir rüyadır hayat belki de uzak yalnızlıklarda, yakıcı özlemlerde. Kavuşmak ilmindeyiz lakin yoktur sevgide bir hissemiz. Sen uzak, ben uzak, böylesi yaşamak neyimize gerek. Durma yerinde ey talihsiz yürek! Bırak...
Tabiatın hangi kitabında yazar böyle ağlamak, hasretin deltasında başıboş yolculuklar yapmak? Sonra da oturup betonarme kâğıtların dibinde geçen günlerin hesabını tutmak...
Neye yarar? Ben bu uzak yalnızlığımda bilemedim, sen o yakın mutluluğunda bilir misin?
Oturmuşuz rengârenk görüntülerin gölgesine. Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi deyip ölüyoruz. Gelmiyor ama sonumuz, bitmiyor sorularım. İnsan gölgesi olmayan bir cümbüş. Hayata, sevgiye ve insana dair sorular soruyoruz kendimize. Bir tutam meneviş... Akşam yemeği. Düzgün istiflenmiş yeşilliklerin huzurunda. Bir tutam bawişk. Yollar var aramızda, gün geçtikçe bizi birbirimizden uzaklaştıran yol. Mesela Mardin-Diyarbakır yolu, Bitlis-Siirt yolu, Nusaybin-Qamişlo yolu, Gever-Urmiye yolu, Antep-Halep yolu...
Zamana güvenmek gerek diyorsun olanca saflığınla. Zamana güvenmesini bilmek gerek. Sadece insan kendisine zalimdir, haindir, düşmandır. Kendini tanımayan insan kuşkular yumağıdır. Kendinden kaçar durur. Kendini tanımak bütün varlıklar arasındaki sevgi bağını görmektir. Varsa bir yerde sevgi orada insan var demektir. Görmek gerek, görmesini bilmek. Bakmak sonra ötelere…
Biri gelecek, çaydaki yorgun çöp söylüyor bunu. İnce uzun sefil fakir. Memleketim gibi, halkım gibi. Xwişka Berfin gibi nazenîn, Xalê Elî gibi dertli, Mamê Hesen gibi garip, Xaltîka Sosin gibi mağrur, Kekê Rojhat gibi mahzun. Biri gelecek ve hikayemizi oracıkta bitirecek. Sorgusuz sualsiz, renksiz kokusuz, sahipsiz kimsesiz. Biri gelecek ve ayrılık fermanımızı yüzümüze okuyacak.
Ecel durur her nefesin ağzında. Ne olacağını bilmez insan. Hiçbir şeyin güvencesi yoktur gerçekte. Çiçek bilmez daldaki mühletini. Kuş bilmez gökyüzünde sayılı kanat çırpmalarını. Su yürümez gönlünce. Ateş yakmaz her seferinde. Rüzgâr esmez gemiler karaya oturunca. Kendinde olan hiçbir şey yoktur yeryüzünde. Sadece masallarda unutulur bir anlığına her şey, sen, ben ve ötekiler.
Masallar umuttur oysa. Eski ve yeni bizim masallar. Zembîlfiroş gibi, Mîrza Mihemed gibi, Kêz Xatûn gibi, Şahmaran gibi. Göklerden haber çoktur. Belki bir yağmur damlasıyla değişecektir dünya, yıkanacak ölü topraklar. Beklemek gerek. Beklemesini bilmek. Gelecektir gelmesi gereken gözler yollarda kalsa da. Gelir her beklenen. Beklemek ilmini bilmek gerek. Ve istemek. Sonuna kadar. Gitmek bir başına ve gayrı.
Bir rüyadır hayat ağlarken şarkılar sana. Hep de bizim şarkılar: Dilê Min Bû Behra Belek, Ay Dîlberê, Li Qamişlo, Dayê Dayê, Keça Min ve diğerleri. Aslında hiçbir şey yerinde değildir gerçek olmadığı için. Ne uzaklarda beslenen hayaller ne yakınlarda çekilen acılar ne de insanın kendisi. Yalancıdır kendisine insan. Salkım saçaktır yurdumun yıldızları. Komika Sêwiyan, Qurix, Kerwankuj, Stêrka Heft Bira, Stêrka Sibê, Stêrka Şivanan, Gelawêj, Rêya Kadizê, Bêdera Hîvê ve diğerleri. Çekingen ses. Sırtımda taşırım Yalnızlık Şerbeti’ni ve Yetimler Topluluğu’nu, Koruk Umutlar’ı, Yolunu Yitiren Kervanlar’ı. Yine de duyuramam sesimi sana. Bilirim. Belki de bu bilmektir her şeyi çekilmez kılan, yaşamı zorlaştıran.
Çekilir can damardan. Önüne geçemezsin. Ölür son şarkısıyla Gri Kuğu. Dinler, dinler efkârlanırsın. Hüzün dersin yine, hoş geldin. Başım gözüm üzere geldin her zamanki vaktinde. Gecesefası. Hercaimenekşe. Hoş geldin annesinin yalnızlığı, gamlı kederi, bir benzeri. Hoş geldin. Payına düşen acıları çekmeye hazır mısın?
Bir rüya mıdır gerçekte hayat. Ya çekilen acılar, yürekleri yakan hasretler, uzak ölümler, derin yaslar, içim kan ağlar. Taş taşsa o zaman gerçektir zaman. Söz hakikatte. Rücu. Yine yeniden dönüş. Kevgire dönerken ruh kabzasında… Belki özlemlerimiz buluşur birbirimizi kaybettiğimiz yerde. Kim bilir. Ümit edelim canım benim. Mum ışığında birbirimizi sevelim, birbirimize bakalım, birbirimizi arayalım.
İnsan düştüğü yerden kalkmasını bilmeli. Hayatı ve insanı sevmeli. Her şeyi kendinden bilmeli. Ben senin gözlerinde buldum kendimi. Şimdi ateşin, suyun, havanın ve toprağın heba edildiği sahte bir semenderdir yaşamak, bilirim. Lakin bu oyunu sürdürmek gerek, ey yaralı yürek! Sürdürmelisin bu oyunu sevdiklerinle beraber. Sonuna kadar gitmelisin. Bedeli ağırdır böylesi yaşamanın. Bedeli ağırdır esmer gülüşlü çocuk olmanın.
Fedakârlık dostluktandır, der eski kitabeler. Senden kalan, son yadigâr… Şimdi üşüyorsam içimden, içeriden, elbette bir nedeni vardır. Ben hala bilmiş değilim. Belki de bilmek istemiyorum. Yine yağmurlardan kaçınıyorum, bir başka hüzne yakalanmaktan korkuyorumdur. Yük ve bedel kıskacında duruyorumdur. Bilmek istemediğim o kadar çok şey var ki. Çocukluğuma ve cehaletime bağışla annesinin gözyaşları.
Ne yaparsın yaşamak mecburiyeti, bizi bu hallere düşüren başkalarının günahı. Damarlarımızı tarifsiz yırtan… Sen uzak yalnızlığında ben yakın kahrımdayım yine yalancı semenderin şahitliğinde. Ne yaparsın ey kalbim! Acının Yurdu’nda yaşamaya alışmalısın. Acının Yurdu’nda esmer çocukların için atmalısın, ötekiler için yaşamalısın. Belki de başka yurdun olmayacak hiç. Bunu iyi belle ve alış bu acı gerçeğe. Sev ve kabul et Acının Yurdu’nu. Sev ve öp.
Ve annenin sözünden çıkma ey yangın yeri yürek! Anne, ilk ve son sözüdür insanın. Bilirsin yalnızlık yatağından çıkageldiğimizi, yollara döküldüğümüzü, en çok kendimizden bir şeyler vererek bugünlere geldiğimizi, kirlenmeden kendimiz olarak kalabildiğimizi. Ve arada sırada da olsa kırık dökük aynamızdan kendimize bakabildiğimizi…
Ey yorgun yürek! Bırakma Acının Yurdu’nu. Asıl ona on binlerin acısıyla. Odur bizim sesimiz, sözümüz, soluğumuz. Odur bizim namusumuz, şerefimiz, yarına dair şarkımız. Odur Gri Kuğu’nun sözü ve sırrı.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



