Belki yanlış zamanlarda hüküm sürdüm. Belki gereğinden fazla acı çektim, öldüm, öldürüldüm, sürgünlerde gün saydım, sararan yapraklara umut bağladım, uçan kuşlarla geride kalan ölülere ve anılara haber salmak istedim, hasretimle kaldım. Hasret neymiş anladım. Gül teninde siyah bir ölümdüm artık. Yarım kalmış bir gazel, eksik bir şarkı, soluk benizli bir çocuk. Bir yığın sararmış yaprağın arasından çıkıp geldim.
Ömrüm diyorum: Nasıl yaşandınsa yaşadın, gidebilirsin artık. Git demekle gitmiyor bazı şeyler. Vakti doldu mu gitmesini bilmek gerekir. Vakti dolmuş bir şeyin üzerine beklemek sadece acı getirir, biraz da ihanet. Her şeyin belli bir ömrü vardır. Biz fanilere mahsus olan aşkın da belli bir ömrü vardır. Bitti mi çekip gitmesini bilmek gerekir. Ahmet Telli’nin deyişiyle, biten bir aşkın ardından “Her şeye rağmen güzeldi.” demesini bilmek gerek. Aksi takdirde acıya ve ihanete hazırlıklı olmalı.
Sonra kendimden yol aldım yine. Yola çıktım. Kalbimde biten bir aşkın külleriyle daha nereye kadar gidebilirdim? Hele ki kulaklarımı çınlatan şarkılarla: “Li pey te pir geriyam… çav reşa min…” Yorgun bedenimi son defa indireceğim bir yer mi arıyordum? Hiç bilemiyorum. Sallanıp duruyorum. Dünya buğulaşıyor. Sesim boğuluyor. Kelimeler güdük kalıyor. Eksik hissediyorum kendimi. Eksiliyorum süratle. Sanıyorum ki bir uçurumdan aşağıya düşüyorum. Başım dönüyor ve dünya eskisi gibi dönmüyor.
Ve yine başkalarının denizinde boğulmaya geldim. Nupelda diyorum: Al götür ömrümün geri kalanını. Zerya diyorum: Beni benden iyi bilirsin sen, getir acılarımın üstünü. Messo diyorum: Hâlâ Arami azaplar çekiyorum, bir türlü kurtulamıyorum senden aldığım karabasanlardan. Xecê diyorum: Yüreğimin telini kopardığından beri kendimde değilim. Yurdum diyorum; sayıklıyorum. Karşımda sen duruyorsun nedense hep: “Çav reşa min were ba min.” Hep senin yüzünden... Denize düşerken sana verdiğim ellerimden, ölmemek için karanlık tarafıma sığındım, geceyi kuşandım, içimdeki iblislerden ve şer güçlerden medet umdum. Yoktu başka yolum. Efkârlandım. Yukarılarda bir yerlerde asılı kaldı yüreğim.
Bir namlunun ucunda dönüyor dünya. Bilirim. Usuma sığmaz havariler, lakin yürümek gerekti. Bildiğini okumak, bildiğinden geri kalmamak… Birbirinden beter koalisyonlar kuruyorum. Ve ölmedim o derin ve karanlık sularda. Ölmeyeceğim de. Aşkın küllerinde yunuyorum kendimi. İnadına yaşam mücadelesi diyorum, uzun ve kısa vadeli hesapların darağacında. İnadına ve sana rağmen yaşamak. Kendini bilmek. Ölmedim ama eskisi gibi de değilim. Sana daha çok benzeyen, senden bir an önce kurtulmak isteyen bir ben vardı ortalık yerde. Rahatsızlık uyandıran ve kabına sığmayan… Aşk acısı dedikleri bu olsa gerek ve ne tuhaftır, ancak aşk acısıyla tutunabiliyorum kendime ve hayata.
Aşklar sisleniyor ilkin geçmiş zamanın belleğinde. Belirli belirsiz isimlerin gölgesinde yol alıyorum. Rojin, Evîn, Asmin, Dilan, Berivan… O eksiklik duygusu içimden çıkmıyor, peşimi bırakmıyor. Ve kanlı düşlerle uyanıyorum yeni güne. Geçmiş geçmişte kalmadı, ben geçmişte kaldım. Çıkamadım bir türlü o kanlı düşün içinden. Hep senin yüzünden kaldım kendimde, uçtum senden.
Sen siyah bir uçurumdun bana geldiğinde ya da ben kendimi yanı başında bulduğumda. Düşerken kanayan bir yıldıza tutundum. Şimdi her yanım, her yerim yara bere içinde. Kızıl düşlerle uyandığımda her defasında dua ile beddua arasında sallandı durdu ruhum. Evvela seni suçluyordum, sonra kendimi asıyordum. Değişen ne oldu? Nihayetinde aşkın iki uzak beldesinde duruyoruz ve yine birbirimizi arıyoruz uzaktan uzağa, birbirimizi yitiriyoruz dört gelinciğin tenhalığında. Yollara düşmüşüz yani. Yolcuyuz mavi gecelere bir başına.
Uzun, yaşlı bir ağacın gölgesinde uyuyakalıyorum ve bir düş görüyorum. Düşümde kayboluyorum yine. Ve ellerimden tutan olmuyor. Gün uzuyor ufkumda. Ben hep aynı sözleri söylüyorum. Seni sayıklıyorum. Sonunu bir türlü getiremiyorum. Ax diyorum bana benzemeyen. Bir sen! Avuçlarımın arasından akıp gidiyordu yaşam. Fena yorgundum. Güç kaybediyordum. Yurdumun bütün güzelliklerini sana sunmak istiyordum ama sen yoktun. Dört yapraklı gelinciklerini alıp gitmiştin. Yapraklara bürünmüştüm fani olmak faslında.
Kanımın alazında dönerse dünya, göz pınarlarımdan hüzünlerimi içerse kırlangıçlar, yollar karanlığın kalbinden çıkarsa, kubbenin altında hiç söylenmeyen bir söz söylenirse, beyaz bir şarkı konarsa kirpiklerimin ucuna, ırmaklar yeşil yeşil ağlarsa, dağlar kar beyazı ölürse, işte o zaman içten içe, en derinlerden bir şeyler değişmeye başlayacak demektir. Dipteki dalgalar kıyıya vurmak için güç toplayacak, fırsat kollayacaktır. Ben yeni bir hikâyeye başlamış olacağım. “Çav reşa min, min navê te bi xwîna xwe nivîsî li vî dilî” diyeceğim. Seni bekleyeceğim. Nerede olursa olsun gelip beni bulacaksın. Yeniden yaratılacak dünya. Ben başka biri olacağım.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



.webp&w=3840&q=75)