Ortadoğu üzerine yaptığım konuşmalarda bana en sık yöneltilen sorulardan biri şu oluyor: “Kürtler neden birleşemiyor?”
İlk bakışta son derece makul görünen bu soru, aslında tartışmalı bir varsayımdan hareket ediyor. Kürtleri tek merkezden yönetilebilecek, aynı siyasi hedefleri paylaşan homojen bir topluluk olarak kabul ediyor.
Oysa tarih bize bunun tam tersini söylüyor. Ortak bir dil, ortak bir kültür veya ortak bir etnik köken, tek başına ortak bir siyasi irade yaratmaya yetmiyor. Eğer öyle olsaydı Arap dünyası tek ses olurdu; Avrupa Birliği ortak bir dış politika izlerdi; Türkiye’de, İngiltere’de ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde derin siyasi kutuplaşmalar yaşanmazdı.
Toplumları yalnızca kimlikleri değil; yaşadıkları devlet, tarihsel deneyimleri, ekonomik çıkarları, ideolojik tercihleri, sınıfsal farklılıkları ve güvenlik kaygıları da şekillendirir. Kürt toplumu da bu evrensel kuralın dışında değildir.
Dolayısıyla asıl soru, “Kürtler neden birleşemiyor?” değil; “Hangi Kürtler, hangi ülkede, hangi amaç etrafında ve hangi siyasi vizyon altında birleşecek?” sorusudur.
Dört devlet, dört ayrı siyasi evren
Bugün kimi tahminlere göre yaklaşık 30-35 milyon Kürt ağırlıklı olarak Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de yaşıyor. Ancak bu dört ülke son yüz yılda birbirinden oldukça farklı siyasi sistemler, ekonomik yapılar ve devlet gelenekleri geliştirdi.
Diyarbakır’da yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürt ile Erbil’deki bir iş insanının, Mahabad’daki bir üniversite öğrencisinin veya Kamışlı yakınlarında yaşayan bir çiftçinin ortak bir kültürel hafızayı paylaşmaları mümkündür; fakat aynı siyasi önceliklere sahip olmaları beklenemez.
Türkiye’de tartışmalar güvenlik, hukuk devleti, demokratik temsil, ekonomik kalkınma ve eşit vatandaşlık etrafında şekilleniyor.
Irak’ta gündemi federal sistem, petrol gelirlerinin paylaşımı, Bağdat-Erbil ilişkileri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi içindeki siyasi rekabet belirliyor.
İran’da merkezi devlet yapısı, ekonomik geri kalmışlık, kültürel alan ve sınır ekonomisi öne çıkarken; Suriye’de ise iç savaşın ardından oluşan yeni güç dengeleri ve ülkenin gelecekteki siyasi yapısı belirleyici oluyor.
Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında tek bir “Kürt meselesi” varmış gibi görünse de gerçekte birbirinden oldukça farklı dört siyasi gerçeklikten söz ediyoruz.
Hikâye dört ülkeyle bitmiyor
Kürt dünyası yalnızca Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den ibaret değil.
Tarih boyunca Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Rusya ve Lübnan’da da önemli Kürt toplulukları yaşamış; son yarım yüzyılda ise milyonlarca Kürt Avrupa’ya göç ederek özellikle Almanya, Fransa, İsveç, Hollanda ve Birleşik Krallık’ta güçlü diasporalar oluşturmuştur.
Üstelik Kürtler tek bir lehçeyi konuşmuyor.
Türkiye, Suriye ve Kafkasya’nın önemli bölümünde Kurmanci, Irak ve İran’ın geniş kesimlerinde Sorani hâkimdir. Bunların yanında Zazaki (Dimilki) ve Gorani gibi farklı dil gelenekleri de yaşamaya devam etmektedir.
Bu dilsel ve kültürel çeşitlilik Kürt kimliğini zayıflatmaz; tam tersine zenginleştirir. Ancak aynı zamanda tek bir siyasi merkezin ortaya çıkmasını da doğal olarak zorlaştırır.
Aşiretler önemlidir ama her şeyi açıklamaz
Kürt toplumunu anlamaya çalışan herkes aşiret yapısının tarihsel önemini dikkate almak zorundadır. Fakat bugünkü tabloyu yalnızca aşiretlerle açıklamaya çalışmak da ciddi bir hata olur.
Modern milliyetçilik Ortadoğu’ya oldukça geç geldi. Buna karşılık aşiret düzeni, aile bağları ve yerel liderlikler yüzyıllar boyunca devlet otoritesinin zayıf olduğu bölgelerde güvenliği, adaleti, ekonomik dayanışmayı ve yerel yönetimi sağlayan temel mekanizmalardı.
İnsanlar uzun süre kendilerini önce ailelerine, aşiretlerine, dini çevrelerine ve yaşadıkları bölgeye ait hissettiler; modern ulusal kimlikler daha sonra gelişti.
Türkiye’de Bucak, Pinyanişi, Ertuşi, Haydaran, Celali, Kikan, Reşkotan, Zirkan ve Milli (Milan); Irak’ta Barzani, Zebari, Herki, Doski, Berwari ve Bradost; İran’da Mukri, Şikak, Kelhor ve Goran; Suriye’de ise Milli, Heverkan ve Berazi tarihsel olarak öne çıkan yapılardır.
Ancak günümüz Kürt siyasetini yalnızca bu harita üzerinden okumak mümkün değildir.
Şehirleşme, eğitim, göç, ekonomik dönüşüm ve modern siyasal partiler geleneksel aşiret bağlarını büyük ölçüde değiştirdi. Bugün İstanbul, Ankara, Erbil, Berlin veya Stockholm’de yaşayan genç kuşak Kürtler kendilerini çoğu zaman aşiretlerinden çok eğitimleri, meslekleri ve siyasi görüşleri üzerinden tanımlıyor.
Devlet sınırları yeni, toplumsal bağlar daha eski
Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlar, yüzyıllardır birlikte yaşayan toplulukları farklı devletlerin vatandaşları hâline getirdi.
Herki aşiretinin kolları bugün Türkiye, Irak ve İran’da; Milli (Milan) toplulukları Türkiye ile Suriye’de yaşamaya devam ediyor. Benzer örnekler bölgenin başka yerlerinde de görülebiliyor.
Bu gerçek, mevcut devlet sınırlarını veya ülkelerin toprak bütünlüğünü tartışmaya açmaz. Yalnızca toplumsal ilişkilerin modern siyasi sınırlardan daha eski olduğunu gösterir.
Aynı durum Afrika’dan Balkanlar’a, Orta Asya’dan Kafkasya’ya kadar dünyanın birçok bölgesinde de görülmektedir.
Büyük güçler Kürtleri çoğu zaman jeopolitik rekabetin bir unsuru olarak gördü
Kürt siyasetini anlamak isteyenlerin gözden kaçırmaması gereken bir başka gerçek de dış güçlerin rolüdür.
Son yüz yıl boyunca bölgesel ve küresel aktörler farklı dönemlerde farklı Kürt hareketleriyle ilişki kurdular. Ancak bu ilişkilerin temel amacı çoğu zaman Kürt meselesini çözmek değil, kendi stratejik çıkarlarını ilerletmekti.
İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İran, Türkiye, Suriye ve çeşitli Avrupa ülkeleri farklı dönemlerde farklı Kürt aktörleriyle çalıştı.
Yakın dönemin en dikkat çekici örneklerinden biri DEAŞ’a karşı yürütülen mücadeledir. Suriye ve Irak’taki bazı Kürt silahlı unsurları, uluslararası koalisyonun DEAŞ’a karşı yürüttüğü operasyonlarda önemli bir rol oynadı. Ancak askeri iş birliği, savaş sonrasında bütün tarafların beklentilerini karşılayan kapsamlı ve kalıcı bir siyasi düzenlemeye dönüşmedi.
Bu durum, Ortadoğu’nun değişmeyen gerçeklerinden birini yeniden hatırlatıyor. Büyük güçlerin desteği çoğu zaman kalıcı değildir.
Jeopolitik dengeler değiştiğinde öncelikler de değişir. Dün vazgeçilmez görülen ortaklıklar, bugün ikinci plana düşebilir. Bu nedenle dış destek çoğu zaman stratejik değil, konjonktüreldir.
Bu gerçek yalnızca Kürt siyasi hareketleri için değil, bölgedeki bütün aktörler için geçerlidir. Kalıcı istikrarın en sağlam zemini, dış güçlerin değişken hesapları değil; yaşanılan ülkelerin anayasal düzeni içinde geliştirilecek meşru, kapsayıcı ve sürdürülebilir siyasi çözümlerdir.
Birleşememek mi, yoksa siyasi çoğulculuk mu?
Belki de yanlış soruyu soruyoruz.
Milyonlarca insan neden tek bir liderin veya tek bir partinin etrafında birleşmek zorunda olsun?
Türkler birleşmiyor.
Araplar birleşmiyor.
Farslar birleşmiyor.
Avrupalılar da birleşmiyor.
Siyasi çeşitlilik demokratik toplumların doğal sonucudur.
Kürt toplumundaki farklılıkların tamamını “bölünmüşlük” olarak görmek doğru değildir. Bunların bir bölümü tarihsel rekabetten, bir bölümü devlet sınırlarından, bir bölümü ekonomik çıkar farklılıklarından, önemli bir bölümü ise doğal siyasi çoğulculuktan kaynaklanmaktadır.
Sorun farklı düşünceler değildir.
Sorun, farklılıkların şiddete, dış müdahaleye ve kalıcı kutuplaşmaya dönüşmesidir.
Türkiye açısından çıkarılması gereken ders
Türkiye açısından mesele yalnızca güvenlik veya yalnızca kimlik meselesi değildir.
Aynı zamanda hukuk devleti, ekonomik kalkınma, demokratik temsil ve ortak vatandaşlık meselesidir.
Devletin terörle mücadele etmesi, sınırlarını koruması ve vatandaşlarının güvenliğini sağlaması tartışmasız görevidir.
Ancak uzun vadeli istikrar; hukuk devletinin güçlenmesi, kaliteli eğitim, bölgesel kalkınma, fırsat eşitliği ve güçlü demokratik kurumlarla mümkündür.
Kürt kökenli vatandaşların büyük çoğunluğunun gündemi de diğer vatandaşlardan farklı değildir:
Daha iyi eğitim.
Daha iyi iş.
Daha fazla adalet.
Daha yüksek refah.
Çocukları için daha güvenli bir gelecek.
Ortak vatandaşlık duygusu da tam burada güçlenir.
Kendine güvenen güçlü devlet; vatandaş ile silahlı örgütü, demokratik siyaset ile terörü, kültürel çeşitlilik ile ülkenin birliğini tehdit eden girişimleri birbirinden ayırabilen devlettir.
Yanlış sorudan doğru hedefe
Dolayısıyla mesele, “Kürtler neden birleşemiyor?” sorusundan çok daha derindir.
Belki de sorulması gereken gerçek soru şudur: Farklı devletlerde yaşayan, farklı lehçeler konuşan, farklı siyasi geleneklerden gelen Kürt toplulukları ortak kültürel kimliklerini nasıl koruyabildi ve bu ortak miras, yaşadıkları ülkelerin anayasal düzenleri içinde barışa, refaha ve demokratik katılıma nasıl katkı sağlayabilir?
Türkiye’nin önündeki stratejik fırsat, güvenlik ile özgürlüğü, devlet otoritesi ile hukuk devletini, ulusal birlik ile toplumsal çeşitliliği birbirinin alternatifi değil, birbirini güçlendiren unsurlar olarak görebilmektir. Aynı yaklaşım, yalnızca Türkiye için değil, Kürtlerin yaşadığı bütün ülkeler açısından da daha istikrarlı ve kapsayıcı bir gelecek inşa etmenin ön şartıdır.
Kalıcı barış, farklılıkları ortadan kaldırarak değil; onları ortak vatandaşlık, eşit hukuk ve ortak refah zemini üzerinde yönetebilen güçlü kurumlar kurarak mümkün olacaktır.
Belki de asıl mesele, Kürtlerin neden tek bir siyasi çatı altında birleşemediği değil; farklı devletlerde yaşayan milyonlarca Kürdün, içinde yaşadıkları ülkelerin istikrarına, refahına ve demokratik gelişimine nasıl daha güçlü katkı sunabilecekleri sorusudur.
Bu sorunun cevabı yalnızca Kürtlerin değil, Türkiye’nin ve bütün Ortadoğu’nun geleceğini de şekillendirecektir
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)

.webp&w=3840&q=75)

