Bu yazı dizisi üç bölümden oluşuyor. Ana medyada az görünür olan Alevi yol-süreklerinden üçünü daha görünür kılmak amacıyla yazıldı. Daha çok Türkiye’nin batısında yaşayan Yörük, Tahtacı ve Çepni Alevilerinin düşünce ve yaşam biçimi, tarihsel arka planı ile Alevilik yaşayışları konu edilecek. Görüleceği gibi, ana damarı tarihî Kürdistan’da olan bu yolun kendisini siyasi ve ritüel olarak nasıl konumlandırdığı ve düşüncesini nasıl yaşattığı üzerinde durulacaktır. İlk İttihatçı araştırmalardan ve asimilasyon politikalarından siyasi temelli savrulmalara kadar izlenen sürece ışık tutulacaktır. Biz her zaman Alevi yolunun süreklerin oluşturduğu bir bütün olduğunu savunduk. Kabul ettiğimiz hakikatçi sürek, bu kapsayıcılığı gerektiriyor ve Aleviliği siyasetler dışı tutarak yolu derinleştirebileceğimizi öngörüyor. Kökleri Kürdistan’da olan bu düşünce, Alevilikte inkârı reddeden bir anlayışla 72 şartı temel alır ve 72 millet yanlış algısıyla "Kürdler hariç" demez. Bu asimilatif anlayış, "Biz hepimiz insanız" söylemiyle Kürd olmamayı hedefler.
Prof. Dr. Ayfer Karakaya-Stump’ın, Namık Kemal Dinç ile Numedya’ya 15 Mart 2026 tarihinde verdiği röportajda bu tarihsel yok olma sürecini çarpıcı bir örnekle aktarıyor: “İki yıl önce Adıyaman’da konuştuğum birisi, ‘Öz Kürdüz’ diyordu. Son görüştüğümüzde ise ‘Şimdi okudum, biz öz Türk’üz’ diyordu. Okuduğu kitaplara baktım; sonuç buraya gelmişti.”
Resmî otoritenin, Yörük, Tahtacı ve Çepnilere yönelik katliamlara varan asimilasyon ve köklerinden koparma operasyonu aynı anlama geliyordu. Daha önce yazdığımız gibi, her milletten Alevi ve süreklerini kabul eden olabilir. Fakat ilk asimilasyon çalışmalarını yapanların dayandıkları fikirlere bakıldığında, bu toplulukların geldikleri yer ile onlara atfedilen veya kabul edilen kimlik arasında büyük farklılıklar olduğu görülmektedir. Karmaşık kimlik kabulleri, Alevi yorumunu ve tarihsel bağlarını zedeleyerek dış siyasi ve inanç sistemlerine açık hâle getirmektedir. Bugün yaşanan tanım sorunlarının temelinde de bu sosyal kabul yatmaktadır.
Suriye Arap Alevilerine yönelik katliamlar üzerinden Kürdi yapıya saldırı, bir devlet operasyonu olarak kolayca kabul görüyor. Buna Baasçı Suriye Alevi önderleri ile Türkiye ve Avrupa’daki Alevi kurumları ve sözcüleri de alet oluyor. Oysa Rojava’daki Kürd gücü olmasaydı, Suriye Alevilerine yönelik katliam ve sürgün çok daha ciddi boyutlara varabilirdi. İlk yardım, Lazkiye’ye Barzani Yardım Vakfı tarafından Erbil’den ulaştırılmıştır. Kürde saldırmanın karşılıksız kaldığı ve herhangi bir yaptırımı olmadığı için bu yöntem tercih edilmektedir. Süreç sürekli katliamlara sıkışıp kalmaktadır. Suriye Alevilerine yönelik katliamlar ile Temmuz Sivas katliamının, sistemin Alevi toplumunu bir boşlukta bırakmak amacıyla yaptığı ve organize ettiği süreçler olduğu anlaşılıyor.
Fuat Köprülü, elindeki büyük devlet olanaklarını da kullanarak Alevi asimilasyonu için Bektaşiliği ve Türklüğü bir propaganda unsuru hâline getirmiştir. Büyük olasılıkla sahte isimle yayımlanan M. Tevfik Oytan - Bektaşiliğin İç Yüzü kitabının yazarı da Fuat Köprülü’dür.
Dressler, bunun tarih ve Alevi düşüncesini Türklük merkezine bağlayan net bir sosyolojik kurgu olduğunu, Fuat Köprülü operasyonu üzerinden açıklar. Aynı döneme denk gelecek biçimde, Bektaşiliğin İç Yüzü kitabında M. Tevfik Oytan da bu asimilasyonun temelini atmıştır. Biz bunun bir istihbarat sosyolojisi olduğunu ve böyle bir yazarın bulunmadığını çeşitli defalar yazdık. Yanlış üzerine kurulan tarih; toplum, kurum ve entelijansiya tarafından kabul görünce düşünce sisteminde psikolojik bir boşluk oluşuyor.
Baha Said ve İttihatçılar, Kürd Aleviliğini yanlış bilgilerle sürdürmek ve asimile etmek amacıyla devlet destekli alan çalışmaları yapıyor; böylece yeni dönemin yanlışlarının başlangıcını oluşturuyorlar. Devletin, neredeyse 12. yüzyıldan günümüze kadar düşünceyi ve yolu asimile edip manipüle etmeye çalıştığı yönündeki değerlendirme genel kabul görüyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bu arayış ve planlama, 1934 tarihli Türk Yeniden İskân Kanunu ile Mehmet Fuat Köprülü’nün "Türkleştirme" projesi çerçevesinde şekillendi. 14 Haziran’da çıkarılan bu kanunla etnik ve inanç azınlıklarına asimilasyon ve göç dayatılırken, dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın, "Yasa tek dilin konuşulduğu, aynı ideal ve duygu taşıyan bir devlet oluşturacaktır." tezi uygulamaya konuldu. Bu politika, Müslüman olmayan topluluklar ve özellikle Dersim üzerinde hayata geçirildi. "Dil, kültür ve kan birliği" anlayışı doğrultusunda üç bölgeli bir sistem öngörüldü:
Birinci bölge: Türk kültürü ve nüfusunun artırılması gereken bölge.
İkinci bölge: Türk kültürüne asimile edilecekler bölgesi.
Üçüncü bölge: Askerî, ekonomik, halk sağlığı ve politik gerekçelerle kontrol altında tutulması gereken bölgeler.
Sırasıyla bu asimilasyon araştırmalarının manipülatif uygulayıcıları devletin her türlü aygıtıyla desteklenmiş ve fonlanmıştır: Baha Said, Yusuf Ziya Yörükân ve Fuat Köprülü. Devletin güçlü desteğiyle bu operasyon uzun süre başarıyla yürütülmüştür.
Tahtacı Aleviler, Türkiye’nin batısındaki şehir ve köylerde yaşamaktadır. Yakın zamana kadar ormanlık alanlarda ağaç işçiliğiyle geçimlerini sağlayan kapalı bir topluluktur. Ancak Cumhuriyet’in ilanından sonra kapılarını dış dünyaya açmaya ve konar-göçer yaşam tarzından yerleşik yaşama geçmeye başlamışlardır. Adana, Antalya, Aydın, Balıkesir, Burdur, Çanakkale, Denizli, Gaziantep, Isparta, İzmir, Manisa ve Muğla illerinde birçok yerleşim birimi tespit edilmiştir.
Tahtacıların bulunduğu şehir ve köyler şunlardır: Mersin/Toroslar: Dalakderesi, Düğdüören, Bekiralanı, Kuzucubelen; Erdemli: Tömük; Silifke: Sayağzı, Kırtıl; Mut: Yazalanı, Kayabaşı, Keleceköy, Kamaçukuru, Köprübaşı; Anamur: Kaşdişlen; Bozyazı: Çubukkoyağı, Bahçekoyağı, Tekedüzü; Tarsus: Çamalan, Kaburgediği; Adana; Antalya/Elmalı: Akçainiş; Finike: Alacadağ, Arifköy, Gökbük; Kumluca: Beşikçi, Hızırkahya, Toptaş; Manavgat: Dolbazlar, Sağırin; Denizli, Isparta, Burdur, Muğla, Aydın, İzmir, Manisa; Balıkesir/Burhaniye: Pelitköy, Tahtacı, Taşçılar; Edremit: Arıtaşı, Çamcı, Doyran, Hacıhasanlar, Kavlaklar, Kızılçukur, Mehmetalan, Poyratlı, Tahtakuşlar, Yassıçalı; Kepaut: Mehmetler; Savaştepe: Kongurca; Çanakkale: Akçeşme, Aykınoba, Çiftlikdere, Damyeri, Daşbaşı, Değirmendere, Denizgöründü, Elmacık, Gürecik, Kayadere, Kemerdere, Yenimahalle; Ayvacık: Bahçedere, Çakalini, Çiftlik, Durdağı, Güzelköy, Kokulutaş, Kıztaşı, Uzunalan; Bayramiç: Güven, Karıncalı; Ezine: Derbentbaşı, Eğridere, Koşuburun; Gaziantep/İslahiye: Kabaklar, Çerçili.
Bu ekonomik ve sosyal yaşam tarzları, dışarıya kapalı olduğu için 18. yüzyıla kadar inanç ve yaşayış biçimleri hiç değişmemiştir. Fakat 19. yüzyıldan sonra hem hükümetlerin planlaması hem de sosyoekonomik nedenlerle yerleşik hayata geçişleri, sistemlerinde önemli değişimlere yol açmıştır. Yaşamlarını orman ve tahtacılıkla sürdürdükleri için de bu isimle anılır olmuşlardır. Göç ve kentleşme ile dedelerin toplum üzerindeki etkisi zayıflamış; taliplerin denetlenmesi ve cem için bir araya gelmeleri oldukça zorlaşmıştır. Tüm bu gelişmeler topluluğun kapalılık özelliğini olumsuz yönde etkilemiştir.
Topluluk üzerine ilk kapsamlı araştırmaları Mehmet Fuat Köprülü, Süleyman Fikri, Baha Said, Hâmid Sâdi ve Yusuf Ziya Yörükân gibi isimler başlatmış; bu çalışmalar, topluluğa dair yerleşik düşünce sistemlerini değişikliğe uğratmak için büyük çaba gerektirmiştir. Daha yakın dönemde ise gerek Rıza Yetişen gibi topluluk mensupları, gerekse Abdurrahman Yılmaz ve Taha Toros gibi topluluk arasında yaşamış veya bulunmuş araştırmacılar konuyla ilgili çalışmalar yapmıştır. Özellikle 1990'lı yıllardan sonra Murat Küçük, Veli Asan, İsmail Engin, Nilgün Çıblak ve diğer araştırmacıların Tahtacıları konu alan çalışmalarıyla topluluk daha yakından tanınır hale gelmiştir. Buna karşın, topluluğa yönelik genel yaklaşım çoğunlukla düşünce, inanç ve kimlik meseleleri üzerinden hatalı bir tarih anlayışıyla şekillenmiştir.
Tarihsel arka plana ilişkin yorumlar ise durumu hem netleştirmekte hem de karmaşıklaştırmaktadır. Örneğin bazı araştırmacılar, Tahtacı Alevilerin gelenek ve göreneklerinin Şah İsmail dönemi Safevîleriyle benzerliğine dikkat çekerek, bu topluluğun 16. yüzyılın başlarında İran'dan Anadolu'ya göç ettirilmiş "Safevî tarikatının üyesi İranlı göçmenler" olabileceğini ileri sürmüştür. Tahtacılar üzerine özellikle yabancı araştırmacılar tarafından yapılan ilk çalışmalar ise bu topluluğun aslen Türk olmadığı, sonradan Türkleştirildiği ya da kendilerine İslamiyet'in sonradan kabul ettirildiği tezini işlemiştir. Bir başka görüşe göre topluluk, 1240 yılındaki Babailer İsyanı'na katılmış, isyanın bastırılmasının ardından kaçarak Maraş ve Malatya yörelerindeki ormanlık alanlara sığınmıştır. Nitekim tarihî kaynaklar, bu bölgelerde yaşayan Ağaçerilerin, Selçuklu sultanları arasındaki taht çekişmelerini fırsat bilerek etrafa akınlar düzenlediklerini, yol kesip kervanları soyduklarını ve bu nedenle Selçuklu hükümdarı İzzeddin Keykâvus'un 1257 yılında üzerlerine asker gönderdiğini kaydetmektedir. Bu bilgiler bir arada değerlendirildiğinde, bazı araştırmacılar topluluğun kökenini bugünkü Kürdistan bölgesine dayandırmaktadır; ancak bu bağlantının doğrudan bir kanıta değil, dolaylı çıkarımlara dayandığı belirtilmelidir.
Alevilerin büyük çoğunluğu Hacı Bektaş Veli Ocağı'nı tanımasına rağmen, Tahtacılar kendilerini bu geleneğe dahil görmemiştir. Alevilikte birbirine bağlı ve silsile yoluyla aktarılan bir teşkilat sistemi -ocak- bulunur; her dede bir türbenin hadimi olup o türbede yatan evliyanın soyundan geldiğini iddia eder. Tahtacılar ise dinî merkez olarak Hacı Bektaş Ocağı'na bağlı olmadıklarını, kendilerine ait ayrı pir evlerinin bulunduğunu belirtmektedir (Yörükân, 1929: 61).
Tahtacı dedeleri, "ocak" adı verilen ve kutsal saygınlığa sahip iki soydan gelmektedir: bunlardan biri İzmir'in, önceden köy iken sonradan ilçeye dönüştürülen Narlıdere ilçesindeki Yanyatır Ocağı; diğeri ise Aydın'ın Germencik ilçesine bağlı Kızılcapınar Köyü'ndeki Hacı Emirli Ocağı'dır. Bu iki ocağın dedeleri birbirine bağlı olmadığı gibi, bunların üzerinde veya altında başka bir ocak dedesi de bulunmamaktadır. Bu ocaklara mensup dedelerden edinilen bilgiye göre; Çobanlı, Çaylak, Sivri Külâhlı, Cingöz, Üsküdarlı, Enseli, Ala Abalı, Çiçili, Mazıcı, Kâhyalı, Gökçeli ve Nacarlı oymakları Yanyatır Ocağı'na bağlıdır. Şehepli, Kabakçı ve Aydınlı oymakları ise Hacı Emirli Ocağı'na bağlı Tahtacılardır. Orta ve Batı Anadolu'nun çeşitli bölgelerine dağılmış olan Yanyatır Ocağı'na bağlı oymaklar arasında en büyük ve nüfuzlu olanı Çaylak Ocağı'dır; Hacı Emirli Ocağı'na bağlı olanlar arasında ise bu konumu Şehepli Ocağı taşımaktadır (Yörükân, 1998: 178-209).
Yanyatır ve Hacı Emirli ocakları, yalnızca Tahtacı ocaklarının bağlı bulunduğu inanç merkezleri olmakla kalmayıp, aynı zamanda Tahtacı dedelerinin de mensup olduğu soy hatlarıdır. Bu iki soydan gelmeyen diğer Alevi dedeleri Tahtacılara dedelik yapamaz; aynı şekilde Tahtacı dedeleri de kendi ocaklarına bağlı olmayan Aleviler arasında dedelik görevini yürütemez. Yusuf Ziya Yörükân'ın her iki ocağın dedeleriyle yaptığı görüşmelerden edindiği bilgiye göre, Hacı Bektaş Ocağı'na bağlı olmayan Tahtacıların asıl mercisi Meşhed-i İmam Rıza'dır; Meşhed'deki şeyhin defterinde Tahtacıların isimleri de bulunmaktadır. Özellikle Yanyatır ocaklıları kendilerini İmam Rıza soyundan saymakta, silsilelerini Musa Kâzım'a kadar dayandırmaktadır (Yörükân, 1998: 153).
Yanyatır Ocağı'nın atası kabul edilen Durhasan Dede'nin mezarı, Adana'nın Ceyhan ilçesine bağlı Durhasandede köyündedir. Söz konusu mezar zamanla türbeye dönüştürülmüş ve hem Tahtacılar hem de çevrede yaşayan Aleviler için en önemli ziyaret yerlerinden biri hâline gelmiştir. Türbenin bulunduğu köyün eski adı Evci'dir; ancak Durhasan Dede'nin burada vefat etmesi üzerine köyün adı Durhasandede olarak değiştirilmiştir. Köyde yaşayanlar Ala Abalı Oymağı'na bağlı Tahtacılardır. Yörükân'a göre bu oymağa, Maraş işi alaca nakışlı aba giymeleri nedeniyle "Ala Abalı" adı verilmiştir (Yörükân, 1998).
Yanyatır Ocağı'na bağlı dedeler, Tahtacıların Bağdat civarından hareket ettikten sonra uzun süre Çukurova'da, Ceyhan civarında kaldıklarını; buradan önce Edremit'teki Kazdağı eteklerine, ardından çeşitli kasabalara ve son olarak İzmir Narlıdere'ye yerleştiklerini belirtmiştir. Ocaklı dedeler bugün de Narlıdere'de yaşamaya devam etmekte, ancak aşiretin büyük bölümü farklı yerleşim alanlarına dağılmış durumdadır.
Hacı Emirli Ocağı'nın atası ise Antep'in İslahiye ilçesine bağlı Çerçili köyünde medfun bulunan İbrahim Sânî'dir. Günümüzde İbrahim Sânî'nin türbesi; Adana ve Mersin çevresinin yanı sıra Aydın ve Denizli yöresinden de birçok Tahtacı tarafından ziyaret edilmektedir. Halk arasında İbrahim Sânî Baba, askerlik geçmişi nedeniyle de İbrahim Bölükbaşı olarak anılan bu zatın Maraş civarından Gaziantep'e geldiği ve burada çıkan bir çatışmada şehit düştüğü, şehit düştüğü yerin de bugünkü türbenin bulunduğu yer olduğu bilinmektedir. Yusuf Ziya Yörükân'ın Kızılcapınar'daki ocaklı dedelerle yaptığı görüşmelere göre, adını İbrahim Sânî'den alan Sânî Bey ile ağabeyi Halil Bey'in babaları, II. Abdülhamid döneminde önemli bir mevki sahibi olmuş ve paşalık unvanı almıştır. Sânî Bey Kızılcapınar'da, Halil Bey ise İzmir Bulgurca Köyü'nde dedelik görevini sürdürmüştür.
Yanyatır Ocağı mensuplarının Maraş yöresinden önce Adana'ya, oradan Kazdağı eteklerine ve İzmir Narlıdere'ye; Hacı Emirli Ocağı mensuplarının ise Maraş'tan İslahiye'ye ve ardından İzmir-Aydın civarına göç etmesi, ayrıca her iki ocağın atası kabul edilen Durhasan Dede ile İbrahim Sânî'ye ait türbelerin sırasıyla Ceyhan ve İslahiye'de bulunması, Tahtacıların Anadolu'nun çeşitli bölgelerine Çukurova yöresinden dağıldığını göstermektedir. Günümüzde Adana, Antalya, Aydın, Balıkesir, Burdur, Çanakkale, Denizli, Gaziantep, Isparta, İzmir, Manisa ve Muğla illerindeki çeşitli yerleşim birimlerinde çok sayıda Tahtacı yaşamaktadır.
Baha Said kitabında, Kızılbaş sürekleri olarak tanımladığı Çepni ve Tahtacı süreklerinin Bektaşiliği "teceddüd", yani semavi dinlere yaklaşmış, yenilenmiş bir gelenek olarak nitelendirip reddettiklerini yazar. Daha çok Ege kıyı illerinde yaşayan Tahtacıların bu bölgelere tam olarak ne zaman sürüldükleri ya da geldikleri bilinmemekle birlikte, fiziki özellikleri ve davranış biçimleri bakımından klasik olarak Türkmen milletine atfedilen özelliklere uymadıkları görülür. Baha Said, kitabında Kazdağlı silsilesinde yaşayan bu topluluğu pos bıyıklı, gür sakallı, iri vücutlu, çelik bakışlı ve kırmızı yanaklı olarak tarif eder; anlaşılacağı gibi bu tarif klasik Türk fiziğine uymamaktadır. Kaz Dağları'ndan Antalya'ya kadar uzanan bu bölgede genellikle orman, ağaç işçiliği ve tahtacılıkla geçinen topluluğun Yanyatır veya Sarı Kızlı Ocağı'na bağlı olduğu söylenir. Ana ocağının Narlıdere-İzmir'de bulunduğu ve nüfusunun 250.000 civarında olduğu belirtilir; ancak bu rakamın 1900'lü yıllara ait olduğu düşünülürse, günümüzde nüfusun yaklaşık 1 milyona ulaşması beklenirken, mevcut verilerin bunun oldukça altında kaldığı görülmektedir.
Genel ziyaret yeri Antalya'daki Abdal Musa mezarıdır. Tahtacılar muhabbetlerinde dem alırlar; bütün kavram ve davranış biçimleri, semahları ve cemleri klasik “riya hak” (hak yol) Alevi ritüel biçimlerini yansıtır. Tahtacılar hakkında, kendilerinden olmayan yabancılarla asla temas etmedikleri ve zorunlu olarak görüştükleri kimselerle de mesafeli durdukları söylenir; bilhassa âdetlerine, ananelerine, ayin ve itikatlarına dair hiçbir ipucu vermedikleri rivayet edilir.
Yusuf Ziya Yörükân, Manisa Nif Dağı ve Kızılüzüm mevkiinde yaşayan Nacar aşiretinin Horasan'dan geldiğini yazar. Şabanözü kazası köylerinde karşılaştığı bir gencin "Beyefendi, biz çok şükür çok kalabalığız. Siz Dersim taraflarına, daha içerlere gittiniz mi? Oraları hep bizdendir. Sen buralara bakma, buraları hiç." demesi bir gerçeği yansıtmaktadır. İkrar, düşkünlük, gülbank, sır, musahiplik gibi bütün yol kavramları aynıdır. Referans aldıkları Mir Ata'nın bir destanı vardır ve topluluğun neredeyse tamamı bu destanı ezbere bilir. Destandaki dizeler, bölgedeki Alevi inanç sisteminin tarihî kaynaklara ne denli sıkı bağlı olduğunu göstermektedir: "Dana isen fehmet sırrı-ı Yezdan'ı / Gör neye uğradı Hakk'ın Arslanı."
Alevi köylüleri birbirlerinin aleyhinde bulunmaz. Aralarında bir olay yaşanırsa bunu gizler, birbirlerinin sırrını açığa vurmazlar. Aralarındaki anlaşmazlıkları dedenin kararına bağlı olarak derhal çözerler. Her yerde Alevilerin sakal ve bıyık biçimleri birbirine benzerdir. Ancak bölgedeki Alevilerin, Kürdistan'ın batı bölgesinde -özellikle Malatya, Maraş ve Kars yöresinde- yoğun yaşayan Alevilerle aynı kökten, Şadili aşiretinden geldiği yönünde tartışmalar yapılmıştır. Tahtacıların Osmanlı döneminde Abdal nüfus tezkeresi aldıkları ve İran pasaportu taşıdıkları bilinmektedir.
Naldöken'de ateşin duvar içine yapılmış ve dedeler tarafından kutsallaştırılmış ocaklarda yakıldığı görülür. Ocağa ve ateşe niyaz etme geleneğinde, ateş yansın ya da yanmasın, ocağa niyaz edilir; ateş su ile söndürülmez.
Genel kanı, Tahtacı, Yörük ve Çepnilerin aynı Alevi tarihî geçmişinden geldiği ve aynı kültür içinde yer aldığı yönündedir. 1920'lerin başında bu aşiret ve ocakların, orta Kürdistan'da Kızılbaş Alevilerin yoğun olduğu Maraş, Malatya, Sivas ve Elbistan yöresinden bu bölgelere gelen aşiretlerden oluştuğu yönündeki tartışmalar ağırlık kazanmıştır. Elde bu aşiretlerin Kürd kökenli olduğuna dair çok çeşitli referans ve kaynak bulunmasına rağmen, bunun tam tersini öne süren manipülatif bir tarih anlatısı oluşturulmuştur. Anlaşıldığı kadarıyla, bütün asimilasyon çabalarına rağmen bölgede sürdürülen Alevi yolu, orta Kürdistan'daki Kürd Alevi geleneğiyle büyük ölçüde örtüşmektedir.
Bütün referansların "Türkmen Tahtacı" ifadesiyle başlaması, bir gerçeğin gizlenmek istendiğinin göstergesi olarak yorumlanabilir.
Türkleştirme yoluyla yürütülen Alevi asimilasyonu sürecinde tarih tekrar etmiş; Alevi nüfus yoğunluğunu azaltmak amacıyla, Çorum, Elbistan, Malatya ve Maraş'taki uygulamalardan önce batıda bir deneme gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetin batıda yerleşmesinin ardından yapılan bu ilk deneme, Haziran 1966'da Muğla'nın Ortaca ilçesinde gerçekleşmiştir. Tarihe Ortaca Katliamı olarak geçen bu Alevi-Tahtacı katliamı, 5-16 Haziran tarihleri arasında tam on bir gün sürmüş; devlet, 1978 Maraş Alevi-Kürd katliamında olduğu gibi, planladığı amaca ulaşana kadar müdahalede bulunmamıştır. Amaç, bölgedeki Alevi, Kürd ve Kürd-Alevi nüfus yoğunluğunu ve etkisini katliam yoluyla dağıtmaktı. Bu amaç Maraş'ta başarıya ulaşmış, nüfus etkisiz hale getirilmiştir. Ortaca katliamında da benzer şekilde, Alevi Tahtacı, Yörük ve Çepni yoğunluğu kontrol altına alınarak her tür kültürel ve inanç asimilasyonuna açık hale getirilmiştir. Bu hedefte de başarıya ulaşıldığı görülmektedir.
Yazıda görüldüğü gibi, 18-20. yüzyıllar arasında kapalı ve köklerine bağlı bir yapı sergileyen Alevi Tahtacı topluluğu; katliam, dışlanma ve çok yönlü kültürel-siyasi baskılar sonucunda hem siyasi hem de inanç temelli bir kimlik erozyonuna uğramıştır.
Cumhuriyet döneminin ilk sivil Alevi katliamı olarak bilinen bu süreçte yağma, şiddet ve ölümler yaşanmış; mallar yağmalanmış, konutlar yakılmıştır. Amaca uygun olarak, katliamın ardından büyük bir Alevi nüfusu bölgeyi terk etmiştir. Bugün orta, batı ve kıyı bölgelerinde Tahtacı Aleviler dağınık biçimde yaşamaktadır. Ancak son yıllarda öze dönüş faaliyetleri kapsamında cemevleri inşa ettikleri, ortak cemler, semahlar ve muhabbetler düzenledikleri görülmektedir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



