Ateşkesin bozulmasının ardından Kürtler’in ölülerine karşı sergilenen tutum, sadece öfkenin ve düşmanlığın dışavurumu değil, aynı zamanda bir hakikat karşısında çaresizce bir tarih yazma / inşa etme girişimidir.
Bu, ilk ve son değildir ve Kürtler devletlerini kurmadıkça her seferinde farklı biçimlerde sürecektir.
Ölüler üzerinden “aşağılama” ve kendini muzaffer kılma, tarihsel örnekleri de mevcut bir insanlıktan çıkma halidir. Bu, politik yahut dönemsel olarak kazandırsın ya da kaybettirsin, siyasası iflas etmiş ve ruhsal sefaletin dibine vurmuş bir toplumun hakikatinin göstergesidir ve eninde sonunda çökmeye mahkûmdur.
Thebia kraliçesi Antigone’un kardeşinin toprağa gömülmesinin yasaklanması çokça bilinen bir tragedyaya konu olmuştur. Antigone’un erkek kardeşleri, taht kavgası için teke tek döğüşte birbirlerini öldürür ve dayıları Kral Kreon da, “vatan haini” olarak gördüğü Polyneikes’in gömülmesini yasaklar. Bir kişinin mezarsız bırakılması, onu yaşamamış ilan etmekle birlikte kralın otoritesinin göstergesidir.
Neticede Antigone bu durumu reddeder ve ölümü göze alarak kardeşini sembolik de olsa toprağa gömmeye karar verir. “Ben gömmeye gidiyorum ağabeyimi, bu uğurda ölsem ne gam? Yan yana yatarız kardeşimle iki sevgili gibi” diyen Antigone, cenazeye bir avuç toprak serper ve tülbendiyle üstünü örter.
Bu hareketine karşılık Kreon onu cezalandırır ve onu diri diri bir mezara gömer. Birini mezarsızlık ile, diğerini ise mezara koymak ile cezalandırmıştır.
Antigone’un şu sözü akılda tutulmalıdır: “Şu kısacık yaşamda dirilere yaranmaya değer mi?”.
Truva Savaşı’ndaki Grek kahraman Aşil’in, Troya Prensi Hektor’un cesedine yaptığı aşağılama da hatırlanmalıdır. Öldürdüğü Hektor’un cesedini şehrin etrafında dolaştıran Aşil, bununla Troyalılar’ın moralini çökertmiştir ama kendisi de bir ölüye yaptığı saygısızlıklardan dolayı tanrılara tarafından cezalandırılmış ve topuğuna yediği bir ok ile öldürülmüştür. Homeros, destanında bunun için “ölüme aşağılama katmak” der.
Nicedir Kürdistan’da süregelen zulüm, hergün katlanarak büyüyor. Muş’ta öldürülen bir Kürt kızının çıplak cesedi sokakta sergileniyor, Cizre’de Kürtler’in ölülerini defnetmesi engelleniyor, Şırnak’ta 28 kurşunla vurularak öldürülen bir Kürt gencinin cenazesi, bir panzerin arkasına bağlanıp ana-avrat küfredilerek sürükleniyor, Bismil’de öldürülen bir gencin kafası bedeninden koparılarak sokağa atılıyor ve Serhat bölgesinde gerillaların mezarları uçakla bombalanıyor.
1990’lı yıllarda da benzer şeylere şahit olduk. Kürt gerillaların kestikleri başını silahlarının ucuna takan ve onların bedenine basan Türk askerleri; ölülerin burun ve kulaklarını kesen, gözlerini oyan işkenceciler; tanklara bağlanarak sürüklenen cesetleri çok iyi hatırlıyoruz.
1937’de başı, ölü bedeninden koparılarak Ankara’ya götürülen Alişêr Efendi’nin görüntüsü de hala belleklerimizde ve bugün yaşanan şeye gerçekten yabancı değiliz. Sadece eskisinden daha çok onursuz bir şekilde artık alıştığımız katledilişimizi izliyoruz.
Bir şey daha var. Bütün bunlar şimdiye dek işgalden kurtulmak isteyen, kendi devletini kurmaya çalışan bir halkın, Kürdistan’ın bağımsızlığı için emek veren Kürtler’in başına geliyordu ve halk, gerçekten bunun değer olduğuna inanıyordu.
Ama bugün artık gerçekten bizi neden öldürdüklerini, ölülerimizin üzerinde neden tepindiklerini, mezarlarımızı neden bombaladıklarını bilmiyoruz. Kuzey Kürdistan’ın siyaset ve isyan hareketini elinde tutanlar “bağımsız Kürt devletini çöpe attık” derken ve “Türkiyelileşme”ye çalışırken bile olan şey, dehşetten başka birşey değil.
Hergün sivil ya da silahlı ama onlarca Kürt çocuğu öldürülüyor ve bir soru zihnimi kemirip duruyor: Bu kadar Kürt, Türkiye’nin demokrasi şehidi mi oldu şimdi? Demokrasiler ki sandıklarla bilinir ama bizim payımıza düşen tabutlardır. Neden?
Bir soru daha sormaya mecalim yok ama sadece şunu söyleyebilirim: Kürdistan ölünce, çocuklarının gömüleceği yer kalmaz!
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



