An gelir bir kelimenin alaca şafağında hayat bulur insan; aydınlanır yüzün. Gülüşün kurt kapanı yalnızlık kesilir dumanlı başımda. Efkârlı gemiler demir alır bin yıllık yalnızlığımdan. Alır başını gider göçmen kuşlar, sözler ve anılar. Efkârlıdır yine kalemim her geçen gecenin anısına. Ağrıyan yanlarıma bakıp bakıp ağlarlar hürmetkâr mekânlar. Dirhem dirhem inerler şehrin kaldırımlarına o eski sevdalar. Bir sen görürsün, bir ben devrilirim. Devrildiğimde de ezilen sen olursun sadece.
Bir zaman sultası... Tırnak boşluklarında ellisini geçmez ömürler. Bir serencam içine kapalı, gizine meçhul… Bir o kadar da çıplak yoksulluk. Mühletin kasırgası. Yaprak fırtınası. Bitti biter baharlar, ömürler. Ökçesi talan! Gitti gider eski günler, sevdalar. Yerini senin şarkına bırakmak içindir bütün yaşanan acılar, sevinçler, intizarlar. Yakuti yıkımlar, mercan yeşili sürurlar. Hep bir elden, hep yekpare…
Van’dayım ve ben’imin atlasını yırtıp atıyorum. Papirüslerden aşırıyorum yenidünyanın bilinmezliklerle dolu labirentlerini... Bilirim her mimli kapıda sana ait bir hatıra vardır. Gitmem. Gidemem. Uçurumlara götürür beni ayaklarım. Gizli geçitlerde yoksul sızlanmalarım, çıplak yakınmalarım, ince sitemlerim. Bir rengi yoktur gök kubbenin. Sadece gri söylence, kurşuni yalnızlık, kül ayrılık… Şehrin meşhur depremlerini bile çıldırtan denge. Göbek çatlatan unsurlar ve sırlar. Her unsurda tarihi bir yanılgım, her sırda bir Van gecesi.
Gever’deyim bir yer damında. Yoksul çocukluk düşlerimizi yorumlamaktayım. Annem görürse beni, vay halime… Yıldızları bekliyorum. Birazdan düşecek avuçlarıma Ester. Dileğim. Parmaklarımın ucuna konacaklar. Sana vereceğim birisini. En mağrur, en mahzun olanını. Melankoli koksun her bir yanımız. Ayak sesleri duyuyorum. Kaçacak yer yok. Kendimden biliyorum. Ben yine de beklemeye devam ediyorum. Çocukluk işte!
Dersim’de bir bağdayım, salkım saçak köşe bucak, her yanımız. Dağlar sarmış dört bir yanımızı. Gidecek yerim yok. Davetiye çıkarıyorum yalnızlığa. Beni aklayacak başka bir mahkeme yok. Ah, yalnızlık mahkemesi! Hüznün membaına pike yapıyorum gecenin geç vakti. Yani, benim büsbütün elden ayaktan kesildiğim, bittiğim anlar. Şimdi çıkıp gidebilirim Garibaldi efsanesiyle. Paris’te Champ Elysée’de ya da Berlin’de bir gecekondu mahallesinde gözlerimi açabilirim mülteci mezarlar arasında. Boş veriyorum. Delikanlılık işte!
Muş’ta düz bir ovadayım. Yıllar öncesini anımsıyorum. İçinden eylül geçmeyen mevsimleri, kimseye yaramayan günleri, sahibine yaranamayan ömürleri… Hüzün yenilginin rehavetidir, talan hayatların resmidir, diyor oldukça bilimsel ve son derece ilmi psikolojik tahliller (!). Öyle belletilmişti şairlerin bilinçaltını meşgul eden bu gerçek. Alışkanlıktan değil, korkunun galebe çaldığı devirler. Ah, neydi o günler! Mahsulleri bekliyorum. Pamuk, buğday, arpa, berhava… Kaldıracak kimse yok. Freud hiç olmadı. Ağlıyorum çaresizlikten, yıkılıyorum kahrımdan. Dümdüz yollar. Kimseler gidip gelmiyor. Issız sessiz ovayla hemhal, bir başımıza… Terk edilmişliği yaşıyorum doyasıya. Anlıyorum giderken kendisiyle götürülen anlamın sözcüklere vurulmayan gayri resmi tarihini. Korkuyorum. Korkumla bekliyorum. Gençlik işte!
Bitlis’te bir kaledeyim. Ahım şahım Bitlis kalesi. Yol yorgunu. Yolcuların düşünde kalan ukde... Hemen yanı başında, bir o kadar uzakta. Kadim taşların belleğinde tarihi yargılıyorum yeniden, yalnızlığımı deşiyorum bir başıma. Surlar sarmış etrafımı, afakımı. Esnaf işinde gücünde… Ne desem beyhude… Beni gören, duyan yoktur her halükarda. Kalebentlerle dertleşiyorum. Esrarkeş kesiliyor geceler. Diz boyu ihanet. Uzun kış geceleri dayanılmaz bir hal aldığında, sabahın yüzünden büsbütün umudumu kestiğim demlerde başımı soğuk taş duvarlara dayıyorum. Kendime büsbütün fazla geldiğimde, aklımın karlı ovalarına adın düştüğünde… Adın, yokluğun güzergâhı, kaybolmuşluğun tarifidir lügatimde. Cehennem tabircisi. Azap simsarı. Cam kırıkları dökülüyor gözlerimden. Dehşete düşüyor buz tutmuş taşlar. Ateşe düşmüş yılan gibi, suya kanmayan ceylan gibi, ölüme meydan okuyan akrep gibi. Gurur işte!
Ağrı’dayım. Bir kış günü, oturmuşum karın kuytuluğuna, adını çiziktiriyorum geçip gittiğim tali yollara, karlı ovalara. Peşimi bırakmıyor sert tipiler, karanlık tipler. Karşımda Ağrı Dağı. Ararat. Cebimde, dostum Mıgırdiç Margosyan’ın bana kestiği İstanbul biletleri. İçimin her bir semtinde Gâvur Mahallesi sakinleri… Yoruluyorum. Düşersem, uyursam öleceğim. Kırklı yıllarda kalan Levantenlerin kaderi… Ah, Artin Efendi! Mütemadiyen çağıldayıp duran, sürekli akan bir sır oldu bende ölümün. Üşüyen bedenimi avuçluyorum. Ölmemeliyim. Direniyorum. Yaşama mücadelesi veriyorum. Bir an için bedenimi Ararat’a bırakma düşüncesi doğuyor beynimde. Dostum Mıgırdiç’in sesiyle kendime geliyorum: Bırakma kendini! Yoluma devam ediyorum mahalle sakinleriyle. İnat işte!
Diyarbakır’dayım. Surları bekliyorum. Mezopotamya’nın kadim tarihiyle kendimden geçiyorum. Yaşlı gözlerim utanıyor benden. Kimsesiz bir dilenciyim kendimi dileniyorum surlardan. Yollara düşmüş bir bilgeyim seni arıyorum her dem. Bir kış akşamı yerlere dökülen eski bir stranın sesiyle kendimden geçiyorum, sana benzeyen bir şeyler anımsıyorum Ayşe Şan’ın buğulu sesinde: Xerîb im dayê… Prangalı sözcükler! Kelepir kelimeler! Dehaq laneti. Melun daire. Yezidî yazgısı.
Yedi Kapı’nın herhangi birisinden çıkıp gidebilirim. Batıdan Urfa’ya açılabilirim mesela. Bozova’ya uzanmak işten değil hani… Güneyden Mardin’e geçmek an meselesi. Kızıltepe’nin uçsuz bucaksız ovasına kendimi büsbütün bırakmama ramak kaldı. Sonra hazır kıta bekleyen diğer kapılar. Tek Kapı, Çift Kapı, Saray Kapı, Yeni Kapı… Her biri bir gülistan, yetmiş bin can… Hiçbir kapıyı kullanma gereği duymuyorum. İstemiyorum. Memnunum yerimden. Döndüğü müddetçe tarih çarkı yeryüzünde, azmettikçe dönmeye yaşlı küre, yerimde kalabilirim. Usanmam, şikâyet etmem halimden. Dicle’nin huzurlu, sakin, dingin sularında güneşi uğurlayabilirim senelerce, ayı bekleyebilirim her gece.
Surların serinletici gölgesinde bir düş görmekteyim. Beyazdan daha ak, kırmızıdan daha al, yeşilden daha derin, siyahtan daha kara, maviden daha uzun bir düş. Düş işte!
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
